Köşe Yazarları

27-28 OCAK 1958 (TÜRK HALKININ DİRENİŞİ İLE BAŞLAYAN VAROLUŞ SAVAŞIMI)


Adadaki İngiliz Sömürge İdaresi 1958’lerde EOKA terörünü sonlandırdıydı. Buna karşılık Kıbrıs’ta daha fazla kalamayacağını biliyordu. Onca “tedhiş” olayları ve akan kanlardan sonra adadaki hükümranlığının devamına imkân kalmadıydı.
Kaldı ki susturulan EOKA’ya karşılık Rum liderliği ile Kilisenin “Enosis” sesleri çok daha gür çıkıyordu… Türk halkını korkular ve kuşkular sardıydı: “Yoksa İngiliz giderken adayı Rum’a teslim mi edecekti? Yoksa Enosis gerçekleşecek, ada Yunanistan’a mı bağlanacaktı?” O zaman Türk halkının adadaki hakları, varlığı ne olacaktı? Bir kez daha “esir halk” durumuna mı düşecekti?
Türkiye’de ise Başbakan Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yu zor günler bekliyordu çünkü Enosis’in önünü kesmeleri gerekiyordu…
EOKA’cılar Türk halkına saldırıyor, köylerdeki Türk evlerini yakıyordu… Göç yollarına düşmüş, şehitler veriyorduk… TMT Rum saldırılarına karşı kuruluyor, halkı direniş için örgütlüyordu…
TAKSİM KONUSU GÜNDEME GELİYOR: Bir süredir “Enosis”e karşı “Taksim” tezini savunan Türk halkı TMT’nin de çalışmaları ile hemen adanın tüm Türk bölgelerinde “mümayişler” yapıyor, “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganları ile “Enosis”e karşı olduğunu tüm dünyaya duyuruyordu. Ankara “taksim” tezini destekliyordu. Nitekim Ankara’da temaslarda bulunan İngiliz Dışişleri Bakanı Salwyn Lıoyd, Kıbrıs Valisi Foot’u Ankara’ya çağırıyor ve Fatin Rüştü Zorlu’yu Kıbrıs konusunda bilgilendiriyordu…
Bu arada Zorlu-Foot görüşmesi gerçekleşirken 26 Ocak gecesi geç saatlerde Bozkurt gazetesine bir haber ulaşıyordu. O haber de 27 Ocak sabahı şu manşetle çıkıyordu: “Zorlu’nun çok mühim Beyanatı: İngiltere Taksimi kabul etti.”
Haber kısa sürede yayılıyor ve halk “taksim, sadece taksim” sloganları ile yollara dökülüyordu… Aslında İngiltere taksimi kabul etmiş değildi. Sadece “olabilirliğini” söylemişti…
VE 27-28 OCAK KANLI OLAYLARI BAŞLAR: Öğrenciler halkın da katılımı ile ellerinde bayraklar, taksim pankartları ile yollara düşerler… Atatürk Meydanı’na gelirler. “Taksim” sloganları ile Evkaf binasının önünde yoğunlaşırlarken İngiliz güvenlik Güçleri tarafından coplarla dağıtılmak istenirler… Göz yaşartıcı bombalar atılır…
Oysa gösteri Girne Kapısı’nda bitecek şekilde düzenlendiydi. Dolayısıyla İngiliz’in bu tepkisini anlamak mümkün olmuyordu… Sonuçta Osman Örek ve Denktaş kalabalığa konuşurlar itidal tavsiye ederler… Fakat Türk göstericiler tam dağılmak üzereyken bir askeri cip kalabalığın içine dalar dört kişiyi çiğner…
Ve tabi olaylar gelişir kanlar akar. 20 Yaşında Mustafa Mehmet, 19 yaşında İbrahim Ali ağır yaralanırlar. 20 yaşındaki Sermet Ali Kanat ise şehit olur…
VE 28 OCAK GÜNÜ MAĞUSA: Yukarıdaki anlatımlarımı o günle ilgili yazılan kitaplardan özetle aktardım… Fakat şimdi yazacaklarımı bire bir yaşadımdı…
Aslında “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganları ile yollarda yürümeye 1955’lerde başladıktı… Rum’un Enosis’ine karşı tutun ki “Taksim” panzehir olduydu… En azından “geleceğimiz ne olacak” sorusuna “mefkure” haline getirdiğimiz “Taksim” ile cevap verebiliyorduk ve bu da morallerimizi yükseltiyordu. Kaldı ki Türkiye’nin de “Taksim” tezini desteklediğini biliyorduk…
Ne var ki 27 Ocak günü Lefkoşa’da “İngiliz Sömürge Yönetimi”nin “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganlarından öte hiçbir kabahati olmayan Türk halkına karşı gösterdiği şiddetle dört kişinin ölümüne neden olmasına hiç anlam veremediydik.
Veremezdik de! Çünkü EOKA’ya karşı savaşan İngiliz’in polisi de olduktu, komandosu da… Türk halkına müteşekkir olması gerekirken bu şiddet tuhaf değil miydi? Hem de Vali Foot’un Ankara’da olduğu sırada! Ki ayni İngiliz o güne kadar kendisine her türlü taşlı sopalı saldırılarda bulunan Rum öğrencilerle sivil halkın üzerine bırakın kurşun yağdırmayı, fiske bile kondurmadıydı…
Türk’e yönelik bu şiddetinin nedenini az sonra anlatacağım ama şimdi 28 Ocak gününe döneyim:
28 OCAK GÜNÜ: İngiliz adanın her tarafındaki Türk bölgelerine Sokağa çıkma yasağı koyduydu… Bizim umurumuzda değildi çünkü zaten surlar içinde kalebenttik… Buna karşılık Lefkoşa’daki olayları haber alıyor ve yavaştan yavaştan kıpırdanmaya başlıyorduk.
O gün hava yaşanacak felâketin habercisiymiş gibi puslu ve kasvetliydi. Can sıkıcı berbat bir gündü… Sabah dolanıp durmuş, öğle yemeğinden sonra yavaş yavaş sokaklara dökülmeye başlamıştık ki kalabalığa kalabalıklar ulandığında kendimizi Mağusa yollarında “ya taksim ya ölüm” diye slogan atarken bulduktu…
Bir şey olacağı yoktu. Mağusa Suriçi’nde dönüp duracak, yorulduğumuzda evlerimize çekilecektik… Fakat tuhaf bir gelişme oldu. Hiç gereği yokken silahlı ve kasklı bir manga İngiliz askeri hendeğin üzerindeki köprüyü geçerek Mağusa Kapısı’nın altında konuşlandılardı…
Bu davranışın halkı tahrik etmekten başka bir anlamı olamazdı! Çünkü en budala insan bile “Mağusa’daki ahalinin dönüp dağılacağı yerin surlar içinden öte olamayacağını bilirdi…” O zaman neden İngiliz Askeri Mağusa Kapısı’nın altına kadar gelmiş silah gösteriyordu?
Nitekim “istediği” oldu! Biz de taş atmaya başladık. Hatta Kapının üzerine çıkan rahmetlik Şemmedi ki bir gün önce de Lefkoşa’da en önde koşturanlardandı, bir delikten askerlerin üzerine taş yağdırıyordu. Ben şimdilerde az biraz değişen karşı dükkânların önündeki Posta Kutusunun yanındaydım. Benim yanımda da mahallemden komşum olan liman işçisi Fuat Yusuf vardı. Elinde bir kuş lastiği kapının altındaki askerlere taş atıyordu…
İngiliz askerleri bir süre sonra göz yaşartıcı bombalar atmaya başladıklarında meydan göz gözü görmez dumanlar içinde kaldıydı…
İngiliz mangası zor durumdaydı… Ne ileri gidebiliyor ne geri çekilebiliyordu… Ve işte o menhus sesi o zaman duydumdu: “Fire!” Bir anda kulakları silah sesleri deldi. Fuat çömeli iken, baktım yüzükoyun yere yığılmış. Vurulmuş ve hemen orada şehit olmuştu… 33 yaşında ve Kurtuluş köyündendi… O gün 28 yaşında Litrangomili Safa Muharrem de şehit olanlar arasındaydı…
Kısaca İngiliz İki günde “7 canımızı” aldıydı!
PEKALA NEDENDİ O ŞİDDET? Uzun yıllar sonra doğru veya yanlış bir senteze varabildimdi. İngiltere adadan ayrılırken Kıbrıs’ı tümden Rum’a bırakmak istemiyordu… “Enosis” tehlikeli bir oyun olurdu! Belki de üslere sahiplik koyamazdı… Dolayısıyla Türk halkının “olaylara resmen müdahil olması” gerekiyordu. Bu da “Ya taksim ya ölüm” çağırmaları ile başarılacak bir husus” değildi. Kan akacaktı ki Türk halkı da “paylaşımdan” payını alsındı… İşte o kanı bizzat İngiliz kendisi akıttı. 1960 Kıbrıs Cumhuriyetine gidilirken de Türk halkı “akan kanının hakkını üniter devletin ortağı olarak aldı… Üstelik Türk askeri de adaya gelip konuşlandı… Rum bir kez daha kaybediyordu ki sonunda Kuzey’i de kaybederek! Tutun ki bu gidişle daha kaybedeceği çok şeyler olacaktır…
27-28 Ocak şehitlerimizi rahmetle anıyorum.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı