Köşe Yazarları

Bir şeyler oluyor…






Türkiye’nin son bir kaç gün içinde İsrail ve Rusya ile ilişkilerini düzeltmesinin, günlük siyasetin malzemesi olmaktan öte önemi var…




Bakın mesela, Rusya’nın enerji devi Gazprom, Türkiye ile askıya alınmış olan Türk akımı boru hattı görüşmelerini devam ettirmeye hazır olduğunu bildirmiş. 2014’de bizzat Putin tarafından Ankara’ya önerilen hatla yılda  63 milyar metreküp Rus doğal gazının, Karadeniz’den Türkiye’ye ulaştırılması,  bunun 14 milyar metreküpünü Türkiye’nin kullanması, geriye kalan 49 milyar metreküp gazın Avrupa’ya ihraç edilmesi öngörülmekteydi. Son krizle bu görüşmeler askıya alınmıştı…



Diğer yandan İsrail ile varılan prensip anlaşmasında, Gazze’ye yardım konusu öne çıkarılmış olsa da, bir maddesi yine enerjiyle ilgili. Maddede “Türkiye ve İsrail gaz arama çalışmalarında işbirliği yapmayı, Türkiye, İsrail gazı almayı ve Avrupa’ya İsrail gazının taşınması için boru hattı inşasını kabul edecek” deniyor…

Uluslararası haber ajansları ve yorumcular, anlaşmanın asıl temelinin de bu madde olduğunu söylemekteler.

Günden güne çatırdayan AB ile ilişkileri hiç bir zaman doğru bir temelde ilerlemeyen Türkiye’nin bu son çıkışı, sadece bölgede değil, tüm dünya üzerine oynanan satrançta bir hamle gibi.

İsrail gazının ortağı Delek de, Rus Gazprom da, Güney Kıbrıs’ın muhtemel doğal gazıyla ilgili şirketler…

Gelişmelerin içinde Kıbrıs’ın de bir şekilde yeraldığını söylemeye gerek yok. Hem de politik nedenlerle… Şimdi “Bu işbirlikleri, Kıbrıs sorununun çözümü konusunda da yeni arayışları başlatabilir” yorumları yapılmakta…

Ama henüz bizler bunu tam olarak farkında mıyız derseniz, sanmıyorum…

Aynen denizde yaşayıp, denizi bilmeyen balıklar gibi…

HAYVANCILIK SİSTEMİMİZİN ÖZÜ, PARTİZANLIK

Meclis’te SÜTEK Yönetim Kurulu’na atanacak olanların süt üretimiyle ilgili ticaret yapmaması koşulunu getiren değişiklik değişiklik görüşülürken, hayvancılık sorunları bir kez daha masaya yattı.

Buradan defalarca söylediğimiz, teşviklerde partizanlığın, plansızlığı getirdiği, bunun da sonuçta arz-talep dengesine hiç de uygun olmayan üretim fazlasını doğurduğu konusu….

Teşviklerin ağırlıklı olarak büyükbaş ve süte verilmesinin, küçükbaş hayvancılığı gerilettiği özellikle vurgulandı. Bunda bile paranın büyük kısmının, büyük işletmelere aktarıldığı, ayrıcalık yapıldığı iddia edildi.

Piyasanın kendi kendini daha iyi denetleyebileceğinden hareketle, SÜTEK’in üreticiye devri konuşuldu.

İmalatçı teminat vermek istemezmiş, imalatçı, devletin belirlediği fiyatı vermezmiş… Bunları söyledi Tarım Bakanı. Tabii kabul etmez. Çünkü işin içinde siyaset var. Nasıl olsa arada hükümetler var, fiyatı devlet belirler, o da kurar baskısını, bitirir… Devlet çıksın bakalım aradan. Piyasa kendi kendini dengelesin…

Daha nereye kadar korumacılık, ne kadar müdahale. İlk bakışta devletçilik gibi görünse de, tam tersine piyasanın dengelerini bozacak şekilde yanlış politikalar… Vahşi kapitalizmde bile yok…

Halihazırdaki sistem, bizi bugüne kadar bir yere götürmedi, işte ispatı sokağa dökülen sütler. Her sene belli dönemlerde aynı kavga çıkıyor. Neden? Devlet eliyle müdahale olduğu için.

Devlet üretimi arttırmakla, kaliteyi arttırmakla, piyasa bulmakla, eğitimle, denetimle uğraşır. Üreticiyle imalatçının arasında bir kontrol gücü olan devlet modeli çoktan geçti.

Güney’deki gibi, tüm otellerde, restorantlarda hellimi, peyniri, portakal suyunu zorunlu hale getirip denetleyebiliyor musun? Mesele budur…

İşin en tehlikeli tarafı, hükümetlerin bu gibi yetkileri siyasi bir güç olarak, partizanca kullanıyor olması. Zaten bunca senedir sistemin korunmasının sebebi de bu. O gücü bir türlü bırakamıyorlar…

Bu sistemle ne markalaşılır, ne verim ne üretim artar, ne rekabet olur, ne de üretici memnun olur.

YERİN KULAĞI VAROLACAĞI BUYDU: Lefkoşa Belediye Meclisi, Cuma günü, Türkiye’den gelen suyu almama kararını yeniden görüşecek. Gelen haberler, kararın iptal edileceği yönünde. Tek bir belediyeyle fiyatı düşüreceklerini zannettiler, aldıkları kararla bir çeşit eylem yaptılar. Bir de baktılar ki, arkalarında ne bir belediye, ne de halk var… Ya halka b.klu su içirecek, suç işleyeceksin, ya da “her kaçaysa ödeyin, işte size su” diyeceksin. Olan bu arada hastalanan, lağım suyuna maruz kalan vatandaşa oldu.

DANIŞMANLIK’MIŞ: Bir “danışmanlık”tır gidiyor. Her bakanlığa danışmanlar… Benim bildiğim kamuda danışmanlık diye bir kadro yok. Geçici var, işçi var, sözleşmeli var. Bu danışmanlık da neyin nesi? Böyle bir mevki ne zaman kondu…? Her bakanlığa birer ikişer basın danışmanından, taşaron şirketlerden hizmet alımlarından sonra, şimdi de Başbakanlığa “mimar başdanışman”. Allah aşkına durun yahu! Yeter bozduğunuz…

İPTAL EDİNCE BİTTİ Mİ:  Geçtiğimiz dönemin Turizm Bakanlığı Müsteşarı Kemal Deniz Dana’nın, Girne Antik Limanındaki Turizm Bakanlığına ait binanın bir kısmını, özel bir şirkete kiralaması, Turizm Bakanı Fikri Ataoğlu tarafından iptal edildi. Ataoğlu’nu kutluyoruz ama, bu işlemin altında imzası bulunanlarla ilgili bir işlem yapılmayacak mı? Çünkü bu olayın ortya çıkmasıyla birlikte kendilerince birtakım gerekçeler göstererek, yaptıkları sözleşmenin haklı olduğunu iddia etmişlerdi. Hiç olmazsa çıkıp, “yanlış yaptık” deyip özür dileseler…

BU İŞİ YA BİTİRİN, YA DA….:  Türkiye Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, ” Bu sene sonuna kadar KKTC’de yeni bir durumun ortaya çıkmasını ümit ederiz. Eğer görüşmelerde anlaşma olmazsa , orada iki farklı toplumun varlığını kabul eden bir Kıbrıs müzakeresi gerçekleşmezse, o zaman da Türkiye mevcut yardımlarını yeni bir vizyonla daha güçlü bir şekilde nasıl sürdürebilir bunları tartıştık ”dedi. Kurtulmuş böylece müzakere süreci ile ilgili bir tarih sınırı koydu. Yardımların, “yeni bir vizyonla” yapılacağı açıklaması ile de neyi kasttediğini anlamadık ama, yardımlar konusunda, artık farklı bir yöntem izleneceği kesin…

ÇALIŞANA DEĞİL, OTURANA: Yaptığı işin eziyetini çeken, her türlü sorumluluğu alan, aylarca kafa yoranlara yok ama, klimalı odalarda oturan başkan ve üyelere ek tehsisat var. Bu nasıl bir mentalite, bu nasıl bir anlayış. UBP-DP hükümetinin son marifeti bu. Meclis’ten yangından mal kaçırır gibi geçirdikleri yasa ile çalışanı değil, oturanı ödüllendirmeyi tercih ettiler…

İNGİLTERE’NİN YERİNE TÜRKİYE:  Ozan Ceyhun, “Evet top şimdi AB’de! Bir an önce ‘İngiltere’yi kaybettik, Türkiye’yi kazanmalıyız’ kararını bir an önce vermeli” diyor. İyi de İngiltere’nin AB’den çıkma nedeninin altında Türkiye korkusunun etken olduğunu bilmiyor mu? İngiltere gibi daha birçok ülkenin, Türkiye’nin AB’ye alınması durumunda birlikten çıkacağı yönünde karar alacağı konuşuluyor. “İngiltere’nin yerine Türkiye” biraz acaip kaçmadı mı sizce de…

ZİRVEDEKİLER

Sami Özuslu: Kamuda atamalarının önemli bir kısmı, işin ehli olmayan insanlardan oluşuyor. Cumhurbaşkanı da sanki tasdik memuru gibi, itirazsız imzayı basıyor. Dingil kopmuş durumda. Sami Özuslu güzel yazmış: “Bu atamaların tümü, vatandaşın cebinden çıkacak! Kamuda verimlilik daha da dibe vuracak, hiyerarşi sıfırlanacak, işler dönmeyecek, laçkalık tavan yapacak… Ve Hüseyin Özgürgün-Serdar Denktaş ikilisinin bu hoyratlığının faturası, gün gele tüm bu atamalara sessiz sessiz imza koyan Cumhurbaşkanı’nın önüne de konulacak. Şimdi bunları yazdım diye yine Saray’dan bir homurtu, bir memnuniyetsizlik dalgası, bir kulaktan kulağa konuşmalar falan…Bunlar umurumda değil…Oradaki dostlar şunu unutmasınlar, yeter: Dost acı söyler!..”.

DİPTEKİLER

Trafik Kazaları: Lefkoşa-Güzelyurt anayolundaki yanlış ve eksikler için yazılmayan, söylenmeyen kalmadı. Ama bunu düzeltmesi gerkenler bugüne kadar sadece konuştu. Bu kaçıncı ölümlü kaza. Ne canlar gitti o yolda. Yine cek-caklar havada uçacak, üzüntüler dile getirilecek, hepsi o kadar. Ta ki yeni bir ölümlü kazaya kadar…





Başa dön tuşu