“Dervişin fikri ne ise zikri de odur” derler! Tabi Anastasiadis derviş değildir. Müzakere masasında Rum halkının çıkarlarını savunmak, “haklarını” almak için mücadele eden bir Rum lideridir. Eğer Kıbrıs’ın iki halk arasında kardeş kardeş paylaşılacak bir pasta olmadığını kabul edersek; Anastasiadis’in Sn. Akıncı’nın “siz de kazanın biz de kazanalım” dediği politikalarda kulaç atmadığını, öncelikle Rum halkının Kuzey’de “kaybettiklerini yeniden kazanmak için uğraştığını” kabul etmek zorundayız. Ki bunun ispatını türlü çeşitli söylem ve açıklamaları ile bizzat Anastasiadis çakmaktadır:
İŞTE MÜJDESİ: Anastasiadis geçtiğimiz günlerde Baf’ın bir köyündeki İlkokula uğramış konuşuyor.. Diyor ki “Bazıları tarafından değil, halkın büyük bir çoğunluğu tarafından kabul edilecek bir çözümün en kısa zamanda sunulması için öneride bulundum. Zorlukların aşılacağına inanmak isterim… Ve devamla şu müjdeyi de veriyor: “Atadan kalan evlere geri dönme hakkına sahip olma zamanının çok uzun olmamasını dilerim!..”
Şimdi filmin adının ne olduğunu anladınız mı? “Bitmeyen mücadele! Pekala bitmeyen bu mücadele niçin sürdürülüyormuş? 1974’de Türkiye tarafından işgal edildiği için Güney’e göç etmek zorunda kalan Rum halkının 42 yıl sonra yeniden Kuzey’e dönmesi ve atadan kalan mülke sahip çıkması için!”
ANASTASİADİS DEVAM EDİYOR: “Ülkeyi yeniden birleştirecek temel özgürlükleri, insan haklarını ve AB normlarını garanti altına alacak bir çözümü sağlamak için çaba sarf ediyor mücadele ediyorum. Tarihi yükümlülüklerim oldu bittileri nihai çözüm olarak kabul etmeme asla olanak vermez!”
Bir şeyi daha anladık mı? Evet bu adada bir çözüm olacak! Evet bu adada Türk ve Rumlar kazanacak! Evet bu adada Kuzey’le Güney birleştirilerek bir federasyon kurulacak! Evet bu adada Türk halkı da AB’li olacak!
FAKAT: Tüm bu çözüme ilişkin kazanımlar toplanıp da eşitlikten sonrası sonuç “anlaşma aktı” olarak imzamıza sunulduğunda bileceğiz ki: Evet iki halk kazandı ama Rum halkı daha çok kazandı!”
Evet bu ada bir federal sistemle birleşti ama “azınlık çoğunluk” ilkesinde!Evet Türk halkı AB’li olacak ama hem azınlık sandalyesinde oturacak hem de Rum Yunan ikilisinin gölgesinde kalacak!
Artı: Ada üzerine serilecek olan AB’nin “dört özgürlüğünü nüfus ve mülk dezavantajından dolayı Türk halkı kullanamazken, Rum halkı tepe tepe kullanarak sadece AB’nin bu dört maddesi ile bile Kuzey’de güç ve siyasi irade sahibi olurken, ekonominin de sahibi durumuna gelecek! Söyleyeceklerim bu kadar! Karar müzakere masasının saygıdeğer müzakerecilerimizindir!
TÜRKİYE-KKTC İLİŞKİLERİ: (GEÇMİŞTEN BERİ TARTIŞMALI GEÇTİ!)
“Ayının kırk türküsü varmış, kırkı da ahlat üzerineymiş!” Bizim de on türkümüz varsa beşi Türkiye üzerinedir çünkü kader yolculuğumuzu anlaşılıyor ki “onsuz” yürümek mümkün olmayacaktır. Ve ekleyeyim: Sanıldığının aksine Türkiye’nin Kıbrıs siyasi ve ekonomik politikasını en çok ve acımasızca eleştirenlerden biriyim. Hem de öyle 1974’ler sonrasından değil, Daha 1958’lerde “Paşalarını” aramıza gönderdiğinden beridir!
ANCAK: Kafa yapılarımıza ve “izm”lerimize göre TC-KKTC ilişkilerinin türlü çeşitli olgularının “doğru” ile yanlışlarını” eleştirmek başkadır, “husumete” varan tutumlarda “düşmanlık” gösterilerine kadar efelenip Türkiye’ye kılıç sallamak başkadır! Yani diyoruz ki “Türkiye’ye ve Türkiye’ye bağlı liderlere kızıp “İhsan Ali” gibi küsmeye ve saf değiştirmeye gerek yoktur!
TÜRKİYE BÜROKRASİSİ: 1974’ler öncesinden başlayan ilişkilerle “içimize” türlü çeşitli görevlerle doluşan “TC’li bürokrat görevliler” cebimizdeki paraya da gıpta ile baktılardı sırtımızdaki elbiselerle yaşadığımız sere serpe hayata da… Tutun ki Türkiye henüz bugünün Türkiye’si değildi! Buna karşın konuşa konuşa kızdırdığım1974’rin genç Elçilik mensubu Onur Öymen ne diyordu yüzüme adeta haykırırken: “Kardeşim siz ne istiyorsunuz. Para para, yiyecek giyecek hatta portakal değil mi portakal onu bile veririz size. Yediririz de içiririz de!”
O ZİHNİYET BİTİRDİ BİZİ: Şu andaki krizlerin, TC ile olagelen tartışmaların, anlaşmazlık ve serzenişlerle dışlamaların nedenidir o yukarıdaki zihniyet! Ta Osmanlıdan teverrüs etmiştir. Yedi düvele hükmetmiş, kimselerin dinine diline, imanına işine karışmamıştır ama hep emirlerine uygun sadakat istemiştir!
Oysa KKTC 1974’den sonra TC dışında ilk Türk devleti olacaktı! Olmadı! Türkiye’nin vilayeti olabilir miydi? Olmadı! Türkiye’ye entegre olur muydu? Olmadı! Günü geldiğinde de Annan planı ile “yolculuğa çıkartıldıydı,” bereket versin Rum “hayır” dedi de ipten geri döndüktü.
ŞİMDİLERDE NE OLUYOR? Ne diyordu Annan planı dönemleri ile sonralarında Erdoğan? “Annan planına ben evet dedirttim!” Eee şimdi ne oldu da “evet diyen kesimlerle Erdoğan’nın arası açıldı!” Çünkü “sadakat” gitti, dolayısıyle “sertlik” geldi! Su sorunu bardağı taşıran damlaydı! Erdoğan “suyu kutsamaya” geldiydi adamın gurgurusunda bıraktılardı! Zaten sorunlar birikmişti zaten protokoller çalıştırılmıyordu…
Ne beklerdiniz TC’den? “Aman ne demokratik memleket ne büyük fikir özgürlüğüne sahipler ne ileri ne çağdaş” diyerek üstelik Türkiye’ye sövüp sayarken sırtımızın sıvanmasını mı?
Yeni hükümet TC ile restorasyona gideceğiz diyor. Başka çare yoktur. Çünkü geçmişte açılan yaralar gitgide irinleştiği için neşterlenmeleri gerekiyor! Eğer tek dezavantajı azınlık hükümeti olan UBP-DPUG bir süre kararlı davranır ve TC’ye anlatacağı için anlayacağını sandığımız sorunları çözmeyi başarırsa “istikrarı” yakalamamız mümkün olacaktır.
KISACA TAKILDIĞIM: (GENÇLERİN DİKKAT ETMESİ GEREKİR!)
Bazı Türk gençlerinin Rum tarafında eğlendikten sonra araba ile geri dönerlerken Lefkoşa’nın en işlek caddesinde bir grup Rum genci tarafından önleri kesilerek adeta linç edilmek istenmeleri yeni bir olay değildir! Utandıkları için dışa sızdırılmayan, basına yansıtılmayan benzeri dövme olaylarının sık sık yaşandığını iyi biliriz! Bu zorbalığın bir yerde faşizmin öyle çözümle de biteceğini sanmak safdilliğin dik alâsı olur! Düşünün ki 42 yıldır Güney’de ve Kuzey’de yetişmekte olan gençler birbirlerini tanımıyorlar. Kiliselerinden eğitim müesseselerine kadar da kafaları Türk düşmanlığı ile dolduruluyor. Gençler özellikle akşamları Güney’e geçmemelidirler. İstenmeyen daha vahim bir olay, iki halk arasında kurulmaya çalışılan “barışı” da berhava eder, yazık olur!
































