Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

10 Kasım’ın düşündürdükleri

Her pazar sabahı olduğu gibi, bu pazar da haftalık yazımı yazmak üzere kalemi elime aldım, karşımda televizyon, Atatürk’ün 75’nci ölüm yıl dönümü anılıyordu. İzlemeye daldım. Toplumumuzun ileri gelenleri, saygı göstergesi beden pozisyonunda Atatürk’ün büstüne protokol sırasınca çelenk koyuyorlardı. Yalnız ekonomide ve parasal konularda değil, bizde profesör gibi, müdür, müsteşar, üniversite mezunu gibi her şeyin enflasyonu var ya, orada bulunan tüm zevata, nezaket uğruna “Sayın” sıfatı layık görülüyordu. Arkadan beyanatları dinledim. “Atam İzindeyiz” gibi bolca, hak eden bir lidere, çeşitli övgüler döşeniyor, onun daima izinde oldukları ifade ediliyordu. Kimin tarafından ifade edildiğini pek saptayamamakla birlikte “Atam sen imkansızı başardın” diye bir cümle geçti. Gerçi imkansız başarılmaz demek ama, zoru başardığını vurgulamak açısından olacak ki bu ifade genelde kullanılıyor. Bence önemli olan ifade değil, önemli olan o imkansızı başardı ama biz tam tersi, 1974’den sonra imkan dahilinde olan her güzel şeyin içine ettik.

Ekonomi ilmine yeni bulaşanlara 3 veya dört üretim faktöründen bahsedilir, talebeye öğretilir. Bana sorarsanız bir tek üretim faktörü vardır, o da insandır. Diğerleri talidir. Şimdi birileri çıkıp diyecek ki, sen toprağı ve özellikle yer altı servetlerini hiç önemsemez misin? O şans olayını bile değerlendirecek, orta ve uzun vadede, toplumunun yaşam ve refah kalitesine dönüştürecek yine insan becerisinin eseridir. İşte insan faktörünü en hoyratça harcayan, üretkenliğini düşüren bizdeki derecede yönetimleri dünyada, ister ileri, ister geri, işlediğim hiçbir ülkede görmedim. Atatürk’ün zamanında elde ettiği başarı ve halkına sunduğu olanak da insan faktörünün eseridir.
Şimdi dönüp kendimize bakalım. İnsan faktörünün kalitesi ilk başta iyi bir eğitim ve iyi bir sağlık hizmetinden geçer. Eğitim olanağı tüm toplum potansiyeline açık ve mali imkan dahilinde olup; ilk, orta okul eğitimi herkese eşit düzeyde verilmeli ki kabiliyetler saptanabilsin. Sonrası eğitimi ekonominin ihtiyacına göre planlayıp bir yönlendirme işidir.  İşin popülizmine, ticaretine ve kolaycılığına kaçıp her kapasiteyi üniversite mezunu etmek, faydadan fazla çok büyük zarar getirir. Eğer irsi olarak böyle bir kapasitemiz olsa dahi planlamayı yürürlüğe koymak uğruna kaliteyi yukarı çekmenin uzun vadede ekonomide görülebilir büyük avantaj getireceğini artık bilmemiz gerekir. Bünyemize uygun bir politik yapı kurmak ve bizi yönetecekleri emniyetli bir şekilde elekten geçirmek yine insan faktör kalitesi ürünüdür. İnsanı üretime ve refah yaratmaya iten en büyük motivasyon, o ülkede genel anlamda adaletin uygulanması, bundan taviz verilmemesi, yapanın yanına asla kar bırakmama olgusudur. Yukarıda saydıklarımın hangi bir tanesinin uygulanmasına özen gösteriyoruz? İşte yeni hükümet, işte üçlü kararnamelerle bizden, sizden karagözlüğü ile atanan bürokratlar; oturtulup ödenen, heba edilen insan faktörü danışmanlar. Böyle anlaşılmaz bir yönetimde ne yaparsanız yapın üretim artmaz, ekonomi gelişmez, biraz artsa dahi, toplum refahına yansıtılmaz; eksi faiz ile dıştan taşıma kredi dağıtsanız dahi! Kaynaklar heba olup gider. Bu durumda biz iktisatçılara hiç gerek kalmaz. Her gün “ne olacak bu memleketin hali” sorusu ile karşı karşıya kalır, cevap vermede zorlanırız. KTHY’yi, Cypfruvex’i, Lefkoşa Belediyesini, daha birçok kurum ve kuruluşu batırdık; araştıran, soran, ihmali suiistimali cezalandıran var mı? Yok ise bu fecaatlar artarak devam edecek, kendi kendimizi yönetemeyecek, mahvolup gideceğiz. Artık bıçak kemiğe dayandı deyip, bunları görüp gereğini yapma beklentisi içinde iken, bir ümit beklerken, yeni bir yönetim ve yüzler seçerken, işin eski hamam, eski tas şeklinde gittiğini görüp 10 Kasım gününde insan iki kere kahrolmaz mı? Hükümetin daha 100 günü dolmadan, fırsat tanımadan, yeni hükümeti değerlendirmen haksızlık olmaz mı diye serzenişte bulunmayın. Olacak çocuk şeyinden bellidir derler ya; benim mesleğim icabı olayları, gelecek olanı önceden görebilme ve değerlendirme konusunda eğitilmiş ve bilinçlendirilmişimdir. Örneğin,  diyelim, bir bankanın tehlikede oluşunu göstergelere bakarak nasıl tahmin ederiz konusunda talebelere ders olarak okutmuşumdur. Müfredatın bir parçasıdır. Yanılmaz değil, bazen biz de yanılabiliriz. İnşallah bu konuda da yanılmış olayım. Liyakatı ciddiye almayan, çarşaf, çarşaf yakınlarını, taraftarlarına yüksek mevki vermekle başlayan bir yönetim becerisinde yanılacağımı hiç sanmam.
Ha, diyeceksiniz ki Atatürk de insandır, o da yanlış yapabilir; Veya zamanına uygun icraat artık geçersizdir, yine de ben bizde ve Anavatanımızda son zamanlarda vuku bulan bazı olayları izlerken onun sağ olmasını ve onun fikrini de almayı çok isterdim. Din, ırk, mezhep ayırımı, “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi ile ne denli bağdaşır? Atam yüzünü Batı’ya dön dedin, ben döndüm. Kendi yağımla kendi ciğerimi kavurarak, mali ve fiziki güçlükler içinde ekonomi ilmine en çok katkısı olan bir ülkede ve ender başarılabilinen bir devrede Londra’ya tahsile gittim. Bir ufak odacık, bir ortak tuvalet, bir ortak banyo “digs”lerde kaldım. Ayni binada birçok kız talebe de kalırdı. Yanlış mı yaptım, kabahat mı ettim, gayriyasal bir durum mu yarattım? Malthus’u dinleyip, anam babam gibi ben de gücüm ölçüsünde bir çocuk yaptım. Ülkemi acaba gücünden mi düşürdüm, ülkeme ihanet mi ettim? Bize karışmadan bir başkası bu eksikliğimizi tamamlasa olmaz mı? Sen ne dersin Atam?