05 Aralık 2016

YİNE BU YIL ADA SENSİZ İÇİME HİÇ SİNMEDİ

Haber İçi Üst

 

Sık görülen bir manzaraydı. Yaz ayının ateşiyle kavrulan günlerin görüntüne yakışan bir tabloydu. Gülümseyerek, uzaklaşan “van”ın ardından baktı. Arabanın arkası karpuz doluydu. Yemyeşil, büyüklü, küçüklü karpuzlar kim bilir biraz sonra hangi sofrayı süsleyecekti. Kim bilir hangi sofrada, hangi iştahlı dudaklardan damlayacaktı şekerlenmiş suyu. En fazla eski hellim yakışırdı ferahlatan tadına. Çocuklara dilimlenerek verilir, sineklerin yapışkan uçuşları arasında, üst-baş karpuz suyuna batar, çıkardı…

Çocukken karpuzun çekirdeklerini avluya ekerdi. Bir keresinde koca koca karpuzlar vermişti ektiği çekirdekler. Sonraki yıllarda, her karpuz yiyişinde, annesi -yeniden ve bıkmadan- anlatır, dururdu avluda yetişen kan kırmızılı hikayeyi. Kıbrıslıysanız eğer, yaz mevsiminde evde “su” gibi karpuzun da eksilmemesi gerektiğini bilirsiniz. Evde, sofrada son karpuz kesilince bir tedirginlik kaplardı içini. Neyse ki kapılarının önünde, devamlı “karpuzcu” bir akraba durup, “Rahme aba, karpuz ister misin?” diye sorardı da, içi rahat ederdi…
Nice yıldan sonra, karpuzlar, pazara, manava, yeküncüye götürülmek üzere yola çıktıkları bir sabahta “o günlere” döndü. Yığın halini almış karpuzlara bakarken “Karpuz işte” dedi bir ses, “Neye benzetiyorsun ki, dikkatli bakarak?” diyerek ekledi. Bu, sabahın ilk sorusuydu. Hayır, bu soru değil, farklı evrenlerde var olan ve yolları hiç kesişmeyen seslerin buluşamayan nefesiydi. Gülümsedi… Gözlerini çevirdiğinde bir yaz meyvesine değil de, onu çok etkileyen bir döneme bakıyor gibiydi:

“Sevda”ya…
dedi ve ekledi…:
“Kıbrıs”a…

Bu yanıttan sonra uzun süre suskunlaştı. Bu yanıtı komik bulanlar olabilirdi, bunu göze alarak kendini ele verdi. İçinde aniden ince bir kesik hissetti. Kan kırmızı, sıcak bir acı aktı damarlarına, ürperdi… Sonra kendi kendine konuşur gibi ağzında bir şeyler geveledi:
“Sevda gibi iştah kabartan, her adrese pazarlanmaya çalışılan, açlık-tokluk hissi yaratan, aranan, bulunan, arzulanan, sofralarda sunulan, bazen “kelek” bazen tatsız olan ama hep kan kırmızı bir alevi içinde barındıran; denenen, suyu akıtılan, bazen çatlayan, bazen kargalara yem olan, bazen piyasası düşüp de ucuza satılan…

Kıbrıs gibi… Nice savaşların, nice kavgaların, nice zaferlerin, dibe batmaların, uygarlıkların kuşattığı koca bir tarihten sonra, toprağın cömertliğine inat, pazarlanan, kar için, ucuzcuların elinde peşkeş çekilen, masalarda sunulan, piyasası düşen, bölünen, parçalanan, ortadan kesilip, atılan, satılan”…
***

Yoldan geçen beyaz van araba çoktan gözden kaybolmuştu. Radyodan yükselen şarkı beyninde açılan kapıdan içeri girerek, onu günlük zaman diliminden uzaklaştırdı. Yine o nihavent beste, o eski yaz ayındaki hissedişle tamamlamıştı sıcak, mavi bir Kıbrıs sabahını: “Yine bu yıl ada sensiz içime hiç sinmedi”…

Her şeyin bir görünen, bir de görünmeyen yüzü vardı, bilirdi. Bazen bir sevdaya, bazen bir adanın yanığına kabuklaşan kan kırmızı kesikleri, kah bir meyvenin içine, kah mürekkebin maviliğine gizlerdi… Hayatın nerede, ne görüldüğüyle ilgili olduğunu fark edeli beri, bazen bir alçacıkta, bazen bir karpuzda, bazen alakasız bir detayda saklanan işaretleri şifrelerdi. Onun için hayat, içinde kesiklerin, bilmecelerin, yüzlerin gizlendiği bir arka mahalleydi. Perde arkasının makyajsız gözleriydi. Dudak büküp, “karpuz işte” deyip geçenlerle “normallikleri” kesişmeyeli çok zaman geçmişti.
Yürüdü… Canı karpuz çekmişti. Gözüne kestirdiği, parlak, gösterişli bir karpuzu bıçağıyla dilimledi. Ferah, ıslak, iştahlı bir arzuyla, kan kırmızı acılarını dişledi…

***

Zamana Asılı Mektuplar

Kelimelerimin boşluğuna her düştüğümde senin bulunduğun boyuta asıyorum hep mektuplarımı. Onlara ne kadar iyi bakacağını biliyorum. Senden sonra, ustanın “kelimelerin kahramandılar” sözünün aksine ne çok düşüş yaşadım kalem ucumda belki haberin yoktur. Ne çok kaynar kazana atıp, haşladım ve yumuşattım sözlerimi, tatsız-tuzsuz olmasın diye ne çok törpülemeye çalıştım kendimi… Bu zorlanmalar kendi kendimden uzaklaşmanın göbek adı değil midir? Doğal ve içten olanı susturmak ya da… Susmak, uzaklığın kan kardeşi değilse nedir? Susmak te(r)kleşmektir. Bir olamamak, çoğalamamaktır. Susmak, yalnızlığa kaçmak, kapalı kapıların önünde, ayazda kalmaktır. Mevsim Hazan iken, açılmayacak bir kapıyı zorlamanın karmaşasıdır.

Şiirlerimin ağzına taktığım fermuarlardan, zamkladığım şarkılarımdan, kilitlediğim sorularımdan kurtardığım özgür yanımı pulsuz ve adressiz bir mektupla gönderiyorum, biliyorum ki iyi bakacaksın onlara.

Bugün bir dua ettim, sana, bana, yorgunluğuma:

“Kendim kalabilecek gücü ver satırlarıma,
Kalemim, ne olur bana susma!”

***

UYUMSUZ!

Okuma! yazdığım bütün şiirler bu zamanla uyumsuz
Dinleme! şarkılarım eskiden kalma
Harlı ve narlı bir ateşin fokurtu içimde
Sen de bakma kelimelerimin tadına, yanarsın sonra

Sıradan bir sabah doğdu bak
Alışkanlıkların prangalarıyla
Anlatsam ulaşmaz, yazsam uçurum…

Bugün yorgunum
Sayın “herkesler”
Ve
Sevgili “hiç kimseler” arasında
Daha çok çalışmalıymışım şimdiki zamanın
Yüzüme tokat gibi çarpan müfredatına

Bütün şarkılar eksiktir bugün
Bütün şiirler yalan
İçindeki nakarattır anlamları boğan

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam