07 Aralık 2016

Kanserde beraber çalışalım

Kanserde beraber çalışalım
Haber İçi Üst

Selda İçerVURDUMDUYMAZLIK… Kanser oranının ciddi boyutlarda olduğu ülkemizde ne yazık ki hala yeniliklere açık olmadığımız ortada. Bu dalda uzmanlaşmış ve ülkesine hizmet vermek isteyen gençlere kucak açmak yerine, onları davranışlarımızla uzaklaştırmayı beceriyoruz

HATA PAYI ARTI EKSİ 2 OLACAK… Her hastanede bir medikal fizikçi bulundurulması şart. Medikal fizikçiler ile onkologlar ve nükleer tıpçılar birlikte çalışmalı. Yeni uygulama ile hastaya verilen doz hesaplanıp tedavi planlaması yapılacak ve eskiden yüzde 20 hata payı ile çalışma, artı-eksi 2’ye düşecek

DOZİMETRİNİN ÖNEMİ… Fazla doz verdiğimiz zaman oradaki kötü dokuları harekete geçiriyoruz. Mesela fazla doz, hastanın başka bir yerinde de başka bir kansere veya olağan kanserin üremesine yol açabilir. Yani dozimetre ile ikincil kanser riskini engelliyoruz

MEDİKAL FİZİKÇİMİZ YOK… Hastanemizde medikal fizikçi yok, çalışanların dozimetreleri yok, kurşunla korunma yok ve TAEK’e üye olunmadığı için radyasyon kaçaklarından tutun çalışanların ve hastaların ne kadar radyasyona maruz kaldığı da bilinemiyor, denetim yok. Ne durumda olduğumuzu siz hesaplayın

Kanser hastalığının ülkemizde ne kadar yaygın olduğunu bilmeyen yok. Gün geçtikçe de sayının artmakta olduğu ifade ediliyor ancak ne yazık ki devletin bu konuda ciddi bir çalışması yok. Bir tanı veya kanser merkezimiz yok, ayrıca devlet hastanesinde bu kadar çok vaka karşısında onkoloğumuz yok. Bu konuda ciddi umut vadeden gençlerimizden birisi ile bir araya geldik geçen gün. Onunla ne kadar gurur duyduksa, duyduklarımız karşısında da bir o kadar yıkıldık. Ülkenin gerçekleri bir tokat gibi vurdu yüzümüze yine. Seval Beykan henüz 22 yaşında. Güzelyurt Kurtuluş Lisesi’nden mezun olduktan sonra Yeditepe Üniversitesi’nde fizik okumaya gitti. Kendisi fizikle beraber, metroloji  kaliprasyon (ölçüm bilimi) eğitimi de aldı lisans hayatında. Kıbrıslı olarak da bu eğitimi alan tek kişi. Önceleri okumak için İstanbul’a burssuz gitmiş ancak, hazırlığı okuyup bitirdikten sonra burs kazanmış. Devlet bursu değil, başarı bursu. Okulu tezli bir bitirme projesi ile tamamlamış. “Yüksek doz  I-131” tedavisinde hasta dozimetrisi. Çalışmasını metastas yapmamış, troit kanseri hastaları üzerine yapmış. Eylül ayında İngiltere veya Almanya’da master yapacak. Henüz kararını vermemiş. Ancak Seval’in en büyük gurur kaynağı Türkiye’de, Prof. Dr. Suphi Artunkal Ödülü’nü kazanmış olması. Bugüne kadar 20 yaşında, öğrenci ve Kıbrıslı birisi bu ödülü almamış. Bu kadar başarılı bir genci bağrımıza basıp ülke olarak sahip çıkmamız gerekirken, değerini ne kadar bildiğimizi röportajı okuduktan sonra siz karar verin.

HAVADİS: Öncelikle bize ödülü hangi konuda aldığınızı açıklar mısınız?BEYKAN: Hasta olarak size bir nodülünüz olduğu söyleniyor. Siz de nükleer tıpa geliyorsunuz. Çekimlerinizi yapıyor teknikerler, doktor çekimleri alıyor, ultrason sonuçlarını, gama kamerasını, sonra sizi ameliyata alıyorlar. Şanslıysak ve cerrah deneyimli ise çok büyük bir kısmı alınıyor nodülün. Çünkü, ses tellerine çok yakın olduğu için çok fazla girmek istemez doktorlar. Hatta bazısı hiç girmez, daha sonra fizikçi orada uğraşsın. Doz hesaplasın onu oradan yok etmek için. Ameliyattan sonra hasta bize geliyor ve Nükleer tıpçıyla ortaklaşa bir çalışma süreci başlıyor. Biz hesapladığımız dozu hastaya vermedik. Çünkü,  etik kurul onayımız yoktu. Ama, “fix doz” denilen bir yöntem var. Doktorların yüzde 20 hata payı ile çalışıp hastalara verdiği doz. Onu uyguladık. Ama eğer  hesapladığımızı uygulasaydık, daha az bir dozla, iyi edebilecektik biz hastayı. Daha az bir dozla tedavi ettiğimizde ne olur? Kanser riski, (ikinci) tekrara üremesini daha düşük doz verdiğimiz için minimuma indiririz ve oradaki kötü dokuları harekete geçirmeyiz düşük dozlarla. Tabii herhangi bir başka kanser oluşumuna da metastasa da fırsat vermeyiz çünkü düşük doz ile hareket ederiz. Tabii doktorlar bunu uygulamak istemiyor, bilemiyorum belki hesaplamasından kaçıyorlar ya da düşük dozla tedavi edemeyiz risk diyerek buna yanaşmıyorlar. Ancak biz, nokta atışı yapabiliyoruz hesaplamayla. Bundan sonraki projemiz de budur, hesaplı doz vermek. Çoğu AB ülkesinde hesaplı doz verilir.

HAVADİS: Bundan şunu mu anlamak gerekiyor. Çoğu ülkede bu sistem uygulanıyor?
BEYKAN: TC’de olmazdı ama artık olacak. Son aldığımız ödülle birlikte Antalya’da yapılan Suphi Artunkal Ödülü’nü aldıktan sonra o seminerde, kabul edildi. Çünkü sonuçlarımız çok açıktı. “Bakın tedavi edebiliyoruz biz” dedik. Testlerimizde de hiçbir hayvan kullanmadık. Fantomlar, “insan bazlı maket” diyelim, onları kullandık. Su bazlı bir maket düşünün.

HAVADİS: Bu işte gönüllüler yok mu peki?
BEYKAN: Şimdi olacak, ama eskiden insanlar korkarlardı, çünkü bilmezlerdi. “Ben ne diye kendimi denek diye kullandırayım” derdi. Ama, şimdi hesaplanabilen bir şey var. Kamuoyuna bunu duyurmamız lazım. Guduruya vermiyor bu doktorlar ilacı. Biz hesaplıyoruz bunu. Artık yüzde 20 hata payları yok. Rum tarafı bunu yaptı mesela. Rum tarafındaki doktorun da sunumu vardı Antalya’da,  ve onun sunumu “Dozumetri gerekmez, hastalara fiks doz verelim” şeklinde iken, benim sunumum da “Fix doz vermeyelim, dozimetre verelim” idi. Bu doktor Kanser Enstitüsü’nün başkanıdır ve ayrıca AB nükleer tıbbın da genel sekreteridir. Tam zıttı savunurken sunumlarımız, onu da ikna ettik ve “Haklısınız. Metastas için konuşmuyorum yalnız. Sizi İtalya’ya davet ediyorum” dedi. İtalya yolu da öyle açıldı bize. Çünkü Türkçe-İngilizce idi sunum. Ben Türkçe sunum yaptım ama Balkan Kongresi olduğu için bir sürü yabancı ülkeden gelen insanlar vardı. Kulaklıkla dinlediler. Sonra Doktor Savas benden rica etti. “Sunumundan sonra bize de İngilizce sunar mısın?”diye. Ben de “tamam” dedim. Bir de onlara sunup yaptık.

HAVADİS: Dozimetri ne demektir?
BEYKAN: Dozimetri, hastaya verilen gerekli dozun hesaplanıp ayarlanması demektir. Bu kişinin kanseri “şu” kadardır ve ben ona “bu” kadar doz verirsem iyileştiririm. Biz, böyle diyoruz. Ancak doktorlar ne diyor.  Mesala, bu ikinci evre kanseridir ver, 150 ile 200 mikroküri dozu gitsin. Böyle derler. Onlar evreye göre veriyorlar dozu. Fiks dozdur o. Ama artık böyle olmayacak, hesaplayacağız. 21’inci yüzyıldayız.

HAVADİS: Bunun hastalar için artısı ne olacak?
BEYKAN: Hastalar için artısı şu, ikincil kanser riski azalıyor. Tekrarlamasını azaltıyoruz çünkü, fazla doz verdiğimiz zaman oradaki kötü dokuları harekete geçiriyoruz. Mesela fazla doz, hastanın başka bir yerinde de başka bir kansere yol açabilir veya kanserin başka taraflarda üremesini sağlayabilir, yani ikincil kanser riski ortaya çıkabilir. Biz bunu engelliyoruz. Tabii ki, bir şeyi düzeltmeye çalışırken, başka bir yeri bozmak ya da olduğundan daha kötü yapmak, çok ciddi bir durumdur.

HAVADİS: Ciddi bir başarı elde ettiniz demektir bu anlattıklarınızla.
BEYKAN: Evet, bu konuda öyle diyebiliriz açık konuşmak gerekirse. Türkiye’de bu bilinen bir şeydir.

HAVADİS: Eskiden yüzde 20 hata payı ile çalışılıyordu diyorsunuz. Sizin hata payınız ne kadar?
BEYKAN: Artı, eksi 2 ile oynarız biz fizikçiler. Hesabımızı yapıyoruz. Kişiden kişiye göre değişmez bizim hata payımız. Mesela deneyimli doktor demek için, “şu kadar hata yapı yapmalı”, deneyimsiz doktorun ise, “bu kadar hata yaparsa” denir. Ama biz fizikçiler hesabımızla konuşuruz. Ali de yapsa bu hesabı sonuç aynıdır, Veli de yapsa. Hata payı yüksekse bu değerden, o hesap hatalıdır bu kadar net.

HAVADİS: Bu çalışmalar ne zaman pratiğe dönüştürülecek?
BEYKAN: Şu an dönüştürebiliriz. Hiçbir sıkıntı yoktur. Zaten bunlar kullanılıyor hastanelerde. Türkiye’de, Avrupa’da dozimetri yöntemi kullanılıyor. Korkulan şudur aslında; Biz az doz vereceğiz endişesi taşınıyor. Çünkü bizim hesapladığımızla doktorların verdiği arasında dağlar kadar fark var. Onlar çok uçlardan bahseder ama biz onlardan çok aşağıda yeterli miktardan bahsederiz. “tedavi eder” diyoruz. Teknoloji ilerledi artık. Bunun hesabı var. Doktorluk tamam, göreviniz doktorluktur ama ondan sonrası da bizim alanımıza girer. AB şartlarına göre tüm hastanelerde bir medikal fizikçi olması gerekiyor. Bu şart. Her şeyi geçtim, bizim görevimiz sadece bu değil. Radyasyonla çalışan birçok yer var. Gama kameralar olsun, PET, gibi makinelerin radyasyon sızdırıp sızdırmadığına biz bakıyoruz hastanelerde bu makinelerin kalibrayonları (düzgün çalışıp çalışmadıkları gb.). Ya da o bölümde çalışan herkes bir şekilde radyasyon alıyor. Onların dozimetreleri var, ne kadar radyasyona maruz kaldıkları. Eğer TAEK’e (Türk Atom Kurumu) bağlıysalar ki bizim ülkemizde hiçbir kurum yok bağlı olan, biz onları değerlendirmeye alıyoruz ve “ Sen fazla doz aldın, izne çıkman lazım” diyoruz, çünkü radyasyon izni dediğimiz bir olay vardır, dinlenmeye gönderiyoruz. Radyasyon vücutta giderek azalır ve atılır. Her radyoaktif maddenin bir yarılanma ömrü vardır. YDÜ’nün medikal fizikçileri var.

HAVADİS: Lefkoşa Devlet Hastanesi’nde var mı?
BEYKAN: Devlet Hastanesi’nde staj yapmadım ancak mesleğim gereği birçok doktor arkadaşla tanıştık. Oraya şart olduğunu söylüyorlar. Benim de kişisel fikrim bir Devlet Hastanesi’nde muhakkak olması gerekir.

HAVADİS: Kanser hastalığının ülkemizde artış gösterdiğine inanıyor musunuz?
BEYKAN: Evet, bu konuda ciddi bir artış olduğu söyleniyor. Gerek tiroit konusunda. Bu konuda daha çok şey biliyorum, bitirme tezim bu konuda. Ancak bir medikal fizikçi sadece nükleer tıp bölümünde çalışmaz. Radyolojide de görev yapıyor. Benim gideceğim master programı ikisini de kapsıyor. Nükleer tıp ve onkoloji. Bunu bitirip adaya geldiğim zaman, o zaman size bu dalga “tekim” diyebilirim. Bir insan tedavi edilirken ona birçok yönden bakabilirim. Birçok yönden tedaviyi ona göre planlayabilirim. Linac mesela. Işını hangi yönden verdiğiniz bile fark eder. Işını direk verirseniz bir yerden kalp etkilenir veya kritik organlar ki onlar tedavi planlanırken dikkate alınmalıdır zarar görmemeleri için. Ama 20 bir yerden 30 başka bir yerden diye dağıtırsanız verilecek olan ışını, o zaman kalp ya da kritik organlar etkilenmez. Her organın bir eşik değeri vardır diyelim. İstediğim yere de gider ışın. Yani herkesin kendi mesleği var. Yurt dışında böyle çalışılıyor. Teknoloji ile tıbbı birleştirerek bir şeyler yapıyor insanlar ve böyle ilerliyorlar. Ama Türkiye’de bu konuda ileridedir.

HAVADİS: Yanlış doz, hastaya ne gibi zarar verebilir?
BEYKAN: Dediğim gibi hastayı kanser edebilir, öldürebiliriz hastayı. Ne kadar fazla radyasyon, o kadar ciddi kanser riski demektir. O nedenle, vereceğimiz doz, yeteri kadar, minimumda ve istediğimiz noktaya gidecek şekilde vermek çok önemli. Bence bu hayat kurtarır, ömrü uzatır.

HAVADİS: Bizim ülkemizde bu konuda ne yapılması gerekiyor?
BEYKAN: Öncelikle, madem ki böyle bir şey var. Bir kanser merkezi kurmak gerekiyor. Nükleer tıp ve onkoloji merkezi ile bu merkezin beraber çalışması lazım. Tabii ki de medikal fizikçiye ihtiyaç var ki bu altyapıyı oluşturabilelim. Doktorlarla medikal fizikçiler ortak çalıştıkları zaman başarı sağlanır. Adamıza böyle bir şey şart çünkü kanser vakası çok var, yaygın yani. Ben misafirliğe gittiğim zaman 80 tane insan geçer. Adaya böyle bir şey şart yani. Bu kadar küçük nüfusta, bu kadar yoğun hastalık varsa, zamanı çoktan geldi de  geçiyor bile. Neyi bekleriz, nüfusun azalmasını mı?

HAVADİS: Neyi bekliyoruz peki?
BEYKAN: Belki de bilinmiyordur bu konu. Bu iş hep doktorlardan bitiyor. Onkoloğumuz çok az var adada. Tıpçılar neden bu bölümü seçmiyor, onkoloji okumuyor veya okuyanlar neden adaya gelmiyor. Ben bunu da anlamıyorum açıkcası. Hakikaten adanın iki tarafının da buna ihtiyacı var. Kariyerim açısından (Kuzey Kıbrıs) bu taraf benim moralimi bozsa da, diğer taraftan inanılmaz talep gördüm. Hatta, “Gel, 3 hastaneye birden git” falan dendi bana. Güney Kıbrıs’ta da eksiklik var, ilk iş teklifimi ben onlardan aldım. Fark ederseniz tüm hastalar Güney’e gider. Gider tabii ki, onların medikal fizikçisi var, hesaplıyorlar. Hasta güvenerek gidiyor. Doğru iş yapıp hastanın güvenini kazan.

HAVADİS: Ülke olarak, senin için umutlanalım mı? Öğrenimini tamamladıktan sonra adaya dönecek misin?
BEYKAN: Master’ımı tamamladıktan sonra Türkiye’de dönüp deneyim kazanmak isterim. Buraya dönüşüm temennim, kanser ve tanı merkezi açarak gelmektir. Nükleer tıp ile onkolojiyi birleştirerek bir merkez açarsam adada, bu iş biter. Söylentilerden anladığım daha biz hastalığımıza karar veremiyoruz. Testlerimizi Türkiye’de yapıyoruz. Dolayısıyla böyle bir şeyle, ekibimle gelmek istiyorum.

HAVADİS: Aldığın ödülün önemini bizlere biraz anlatabilir misin?
BEYKAN: Türkiye’nin en prestijli nükleer tıp ödülüdür. Gelecek vadeden yeni çalışmalara verilir ve kolay kolay alınabilen bir ödül değil. Çünkü çalışmalarınızı  yapıyorsunuz, makale formatında veriyorsunuz onlara, daha sonar eğer seçilirseniz gel bir de bize sun, beğenirsek o zaman ödülü veririz” diyorlar. Teoride kalan bir ödül değil bu. Ben ödülü alırken 20 yaşında idim. Orada bir sürü profesör vardı. Yaklaşık 300 kişi makale gönderdi, sunum yapan Profesör, doktor, asistanlar ve tek öğrenci ben vardım. Beş çalışma değerlendirmeye alınmak için sözel bildiri olarak seçildi bu çalışmalardan biri de ekibim ve benim çalışmamdı. Beş kişi sunup yapacak, beşinden birisine de ödül verilecekti. Sunum yapacakların arasında tek öğrenci ve fizikçi bendim. O nedenle biraz sıkıntılı bir süreç oldu. Çünkü orada bir jüri var, hepside Prof. doktor ve size sorular soruyor. “Ya hastaya bu olursa” diye. Ben tıpçı değilim. Neyse ki ekibimizde çok başarılı birer nükleer tıpçımız, akademisyen fizikçimiz ve medikal fizikçimiz var. Her türlü soruya hazırlıklıyız yani. Öyle kolay alınacak bir ödül değil. Zaten ilk kez bir Vakıf Üniversitesi aldı bu ödülü. Öğrenci hiç almadı, benim yaşımda biri almadı, Kıbrıslı birisi hiç almadı ve fizikçi birisi de almadı. Bu, hem ulusal hem de uluslararası bir kongre idi. En genç bilim kadınıyım Türkiye’de bu ödüllü alan. Ama İtalya’ya gidip, Avrupa Nükleer Tıp kongresinde sunum yapmak, ödüle aday gösterilmek bu da çok güzeldi. European Association of Nuclear Medicine (EANM) Genel Sekreteri’nin çok ilgisini çekti çalışmamız ve İtalya’daki kongreye sözel bildirimizle oradaki ödüle aday gösterilerek davet edildik. Çok güzel bir tecrübeydi.

HAVADİS: Siz adaya gelene kadar kanser hastaları ne yapacak peki?
BEYKAN: Adada bir onkoloji merkezi açılıyor. Linacları bile alınmış ve bu konuda çalışan bir hastanemizde var adada. Bu süreç hızlı olacaktır ama bir seneyi bulur. Çünkü bu sistemler pahalı sistemlerdir. Ama benim adaya geldikten sonra moralim bozulmadı değil. Ödülümü aldım, adaya geldim ve tekniker muamelesi gördüm. Bunlar hoş şeyler değil. Çok küçümseme var. İlla bir küçümseme olacaksa doktorların medikal fizikçileri değil, medikal fizikçilerin doktorları küçümsemesi lazım. Çünkü onların dünya kadar hata payı var. Ama buna rağmen bir küçümsenme oldu. “ Sen ne bilirsin ki geldin oradan” söylemleri ile karşılaştım. De-moralize oldum. Bir ara kesin Kıbrıs’a gelmeme kararı aldım. Ancak daha sonra kararımı değiştim.

HAVADİS: Master’da, medical fizik kapsamında hem nükleer tıp, hem onkoloji okumak zor olmayacak mı?
BEYKAN: Girdikten sonra okunur. Ben bunu fizik okurken anladım. Eğer ben oradan üç diploma ile mezun olduysam yapılır. Ben aşırı zeki değilim hakikaten girdikten sonra oluyor yani.  Bizde nüfusumuza oranla ciddi risk haritası dahi olsa dünya kadar üniversitelerimiz var. Birçok çalışma yaparız. Bu çalışmaları bile kullanıp biz, ekonomimize katkı sağlayabiliriz. Düşünsenize, burasının kanser hastaları konusunda uzmanlaşmış bir ada olduğunu. Olay bitmiştir. Tüm dünyadaki hastaları buraya çekersin. Bunun yöntemi var, yapılabilir. Tıp Fakültemiz açıldı, umarım ülke için ciddi sayıda onkoloğumuz, nükleer tıpçılarımız ve tabii medical fizikçilerimiz olur. Devletin de bu işi yönlendirmesi gerekiyor.

HAVADİS: Senin ve ekibinin adaya gelişinden kanser hastaları nasıl bir umut taşımalıdır?
BEYKAN: Eğer gelirsek olumlu etkimiz olur. Devletle birlikte yarı özerk bir şirket kurulur veya üniversiteler bizi bünyelerine almak isterlerse neden olmasın. Yoksa özel olarak bu işi yapmamız gerekecek herhalde.

HAVADİS: Son dönemlerde söylenen bir şey var. Çok fazla röntgen ve tomografi çektirmek sakıncalıdır diye. Siz bu konuda ne söylersiniz?
BEYKAN: Tabii ki. Gerekmedikçe çekilmemeli. En çok sinir olduğumda sürekli çektirilen memografiler. Gerekmedikçe kadınlara çektirilmemelidir. Özellikle de küçük göğüslü kadınlar. Bir şey de olsa o memografide çıkmayacak. Çünkü bir sürü kemik var orada. Mutlaka radyasyon alıyorsunuz. Uzmanlık alanım ya da branşım olmasa da bu konu hakkında birçok doktor tarafından bilgilendirildim. Tanı için mutlaka gereklidir ama buna doktorun ve radyoloğun karar vermesi gerekir. Hastanelerde çalışanların dozimetri takması bir kuraldır. Kişisel fikrim TAEK’e bağlı çalışılması gerekiyor. Şunu düşünün habire MRI, röntgen.. çekiyorum ama radyasyon kaçağım var. Her gelen geçen kapının altından alıyor radyasyonu. Senin ne hakkın var bir insanın sağlığı ile oynayasın.  Esas olması gereken, medikal fizikçinin gelip ölçüm yapması. TAEK’in belli aralıklarla gelip denetim yapması. Kurumun inşa edilirken belli kurallarla yapılması gerekir. Bunlar ciddi şeylerdir. Biz canlı bombaları süreriz yollara. 

HAVADİS: Son olarak neler söylemek istersiniz?
BEYKAN: Nasıl ki, doktor olmazsa olmaz, hemşire olmazsa olmaz, işte bize de olmazsa olmazız. Ne yazık ki burada bilinmiyor ama yurt dışında bizsiz adım atılmıyor. Nerede tanıklık ettiğimi söylemeyeceğim ama Allah aşkına röntgen çekerken tahtanın arkasına geçiyor. Espri falan yaptığını sandım. Çünkü sadece radyasyonu kurşun engelleyebilir. O madde ışık hızı ile hareket ediyor. Sen nasıl koşturun tahtanın arkasına geçmek için. Kurşun kullanmak şart. Ne yazık ki adada dozimetre kullanan çalışan yok. Devletin adaya gelecek gençlere destek olması gerekir.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil