03 Aralık 2016

Kahraman bir çocuk ve kendini kahraman sanan bir mücahit

Haber İçi Üst

Temmuz maceraları – 3

Savaş psikolojisi bir tuhaftır. İnsan, kendisini fazla düşünmez. Tabii ki insan kendisini mermilerden korumaya çalışır. Ama kafasını farklı şeyler meşgul eder.
Başkalarını bilmem ama benim kafamı yoran iki konu vardı: Birincisi, Rumlar köye girerse çocuklara ve kadınlara ne olacak? İkincisi, benim köyden yani Bodamya’dan tanıdığım biri karşıdan gelirse ona ateş etmek ve hatta onu öldürmek zorunda kalacağım. İnsan öldürmenin vicdan azabı nasıl bir şeydir? Bir insanı, örneğin, ömür boyu rahatsız eder mi? İnsanın rüyalarına girer mi? Çok şükür, kimseyi öldürmediğim veya öldürmek zorunda kalmadığım için bu soruların yanıtları da muallakta asılı kaldı.
Savaş, ayrıca, insana anormal derecede adrenalin pompalar. Özellikle birinci harekât sırasında üç gün boyunca bir şey yediğimi anımsamıyorum. Belki de bir şeyler atıştırmışımdır da hatırlamıyorum. Kimsenin “acıktım” dediğini duymadım. Ayıptır söylemesi ama tuvalete gittiğimi de anımsamıyorum. Savaş işte öyle bir şey.
Yemek aramadık ama temmuz ve ağustos sıcağında bol bol su içtik. Bu da 10-12 yaşlarında kısa boylu, zayıf bir çocuğun sayesinde oldu. Elinde bir bardak su, mevziden mevziye giderek her isteyene su dağıttı. Birçoğu bardağı kafasına dikerek “gluk, gluk” su içerken, fırsattan istifade göğüslerine su taşırarak serinlemeye çalıştı. Bu fedakâr çocuk, sesini çıkarmadan, boşalan bardağı alır ve onu doldurmaya giderdi.
Elimde yetki olsaydı, adını bile anımsamadığım bu çocuğu, kahramanlık madalyası ile taltif ederdim. Kanımca, köyde en yararlı işi yapan insandı. Kendisine, bunu yapması için biri mi söylemişti, yoksa kendisi mi akıl etmişti, bilmiyorum. Ama bu işi severek yaptığı her halinden belliydi. Sessiz, sedasız günlerce su taşıdı durdu. Benim gözümde o bir kahramandı.
Ateş kes ilân edilince derin bir nefes aldık. Ne var ki Türk askeri bizden çok uzaktaydı ve biz Rumlar tarafından kuşatılmıştık. Bu nedenle uzun bir bekleyiş süresine girdik. Bu da sinir bozucu bir durumdu.
Ateş kesten kısa bir süre sonra Takım Komutanlığı’na atandım. Bu atama gösterdiğim üstün başarıdan, falan değildi. Zarurettendi. Nitekim daha sonra, köy Türk bölgesine bağlanınca ve helikopterle uzaklaşan komutanlar arabalarla köye dönünce tenzil-i rütbe edildim ve yeniden başladığım noktaya döndüm. “Er” olarak da terhis edildim.
Savaş tehlikesi kısmen de olsa ortadan kalkınca ilk duyulan ihtiyaç banyo yapmaktı. Dört gün ter döktük, yerlerde süründük. Gruplar halinde birkaçar saat izin alarak evlerimize gittik. Ben köyün dışında olan kız kardeşimin evine gittim. O banyodaki manzara hala gözlerimin önündedir. Üzerimden çamur akıyordu.
Silinirken fark ettim ki ayaklarım beyaz baloncuklara benzeyen kabartılarla dolmuştu. O sorunu da bir çobanın tavsiyesi doğrultusunda tedavi ettim. Formül çobana göre basitti: “Bunun ilâcı topraktır. Yere basacaksın” dedi. Gerçekten de işe yaradı.
Takım komutanı olarak yapmam gereken birtakım rutin işler vardı: Görevli mücahitlerin nöbet yerlerine gelip gelmediklerini kontrol etmek, gece nöbetini tutanların ateş edip mermileri harcamamalarını sağlamak ve güneş dulunduktan sonra geçici karargâh olarak kullanılan köy ilkokuluna gidip parolayı almak ve nöbetçilere iletmek.
Bu işler söylendiği kadar kolay değildi. İkide bir piyadeyi ateşlemeyi marifet sayan biri vardı. Koşa koşa her yanına gittiğimde bana bir yalan söylerdi: “Bir şarıltı duydum”, “galiba bir köpek geçti”, “bir karaltı gördüm” gibi şeyler. Adam bu işten zevk alıyordu. Üstelik bunu bir tür kahramanlık addediyordu. Ben alttan aldıkça o da azıtıyordu.
İkinci harekâta kadar teşkilâtlanmış ve takımlara karavana gelmeye başlamıştı. Harekâtın son günü olmalıydı çünkü top seslerini artık duyar olduk ve Ercan Havaalanı’nın olduğu bölgede çatışmalar olduğunu görebiliyorduk. Rum askerleri geri çekiliyordu. Uzun namlulu toplarla Rum askerleri köye yakın yerlerden o bölgeyi bombalıyorlardı.
Güneş batmadan biraz önceydi. Karavana gelmiş ve ben mücahitlere kepçe ile yemek dağıtıyordum. Sıra bizim “kahraman” mücahide geldi. Tabağına bir kepçe patates yahni koydum ve bir daha almak için kepçeyi tencereye daldırdım. Tam bu sırada başucumuzdan ve alçaktan bir uçak geçti. Top bataryasını bombalamaya gidiyordu.
Pilot bize moral vermek için mi yaptı yoksa her zaman öyle mi olur bilemem ama üzerimizden geçerken büyük bir patlama oldu. Bizimki hemen yan taraftaki korunağın içine daldı. Üstü başı salça ile sıvandı. Ben gülerek “Bu aramızda kalsın. Ama yemin ederim bir daha havaya mermi sıkarsan bu olayı kahvede anlatır seni rezil ederim” dedim. Oydu, bir daha elini tetiğe sürmedi.
Çok net olarak hatırladığım bir olay da komutanla ilgili olandı. İkinci Harekât da bitmiş ama biz kurtarılmamıştık. Ne olacağımızı bilmiyoruz. O günlerden bir ikindi parolayı almak için karargâha gitmiştim. Komutan betonun üzerine yere oturmuş, arkasını duvara dayamış boş gözlerle ufka bakıyordu.
“Hayrola Komutan!” dedim. Eli ile kendisine katılmamı işaret etti. Yan tarafına oturdum. “Türkiye’de iki kızım var ve onları bir daha görüp görmeyeceğimi bilmiyorum” dedi. İçim cız etti.
20 Temmuz sabahı o atılan kapılan, sağa sola emirler yağdıran komutan gitmiş, yerine çökmüş bir “ihtiyar” gelmişti.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam