“Kıbrıs’ta bir millet varsa o da Kıbrıs eşeğidir” şeklindeki sözün patenti Makarios’a aittir…
…
Kıbrıs’ta yaşayan iki ana unsur Türkler ve Rumlar,
Ne halse bir millet olmayı içlerine sindirememişlerdir…
…
Eskiden adaya gelenler,
Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türkleri fiziki özellikleri bakımından ayırt edemezlerdi.
Kıbrıslılar aynı tornodan çıkmış gibiydiler.
Hangi topluma ait oldukları ise kıyafetlerinden belli olurdu ancak…
…
Tek millet fikri hiçbir dönem yerleşmemişti.
Halbuki insanlara bakıldığında,
Biyolojik olarak tek millettiler!
O kadar ki,
Dıştan gelenler ayırt edilebiliyor,
İçerde yaşayanlar aynı kök ağacın dalları gibiydiler…
…
Lala Mustafa Paşa fetihten sonra adadan ayrılacağında Kıbrıs’ta üç bin yeniçeriyi bırakmıştı.
Yeniçerilerin devşirme oldukları bilinir.
Macar, Sırp, İtalyan, Bulgar, Rum falan.
Hatta bunlara Türkiye’den evlenmeleri için kadın yolladıkları söylenmesine rağmen,
Adaya yerleşenlerin Hıristiyan kadınlarla evlenmesinde hiçbir mahsur yoktu.
Onlar da öyle yapmışlardı birer ikişer…
…
Aynı tarlada harmanlanıp çoğaldılar.
Bir müddet sonra,
Birbirlerine benzer hale geldiler.
Daha ileri zamanlarda Türk adı taşıyan Rum aileleri,
Rum adı taşıyan Türk aileleri bile olmuştur…
…
Ama Kıbrıs’ın sevimli eşekleri kadar olamadılar.
Makarios o saptamayı yaparken, bir aşağılık kompleksinden mi hareket etmişti?
Ne vardı Kıbrıs eşeğinde?
…
Olaylar karşısındaki tepkileri de aynıydı,
Davranışları da,
Hayatı yaşayışları da.
Erkekleri kahvede birkaç hasır sandalyeye yaylanmaktan,
Kadınları kapı önlerine çıkıp oturmaktan vazgeçmiyorlardı.
Birbirlerinin düğünlerine gidip aynı oyunları oynuyor,
Aynı toprak fırınlardan çıkan kebapları yiyor,
Aynı kazanda pişen herseye kaşık sallıyor,
Aynı adak yerlerine kandiller yakıyor,
Aynı damlarda yatıp yıldızlara bakıyorlardı…
…
Birbirlerinden farkları kalmamıştı…
…
Gerçekler ancak cahiller için ürkütücüdür…
…
Milliyetçi düşünceler aşılandıktan sonra işler değişmeye başlamıştı.
Halbuki zeytinden aşıydılar.
Zihinler kuşatılmış,
Araya ayrılık gayrılık girmişti.
Aynı ağacın dalları kırılmak isteniyordu.
Garip olan,
O dalların buna rıza göstermesiydi…
…
Halbuki insan ölümlüydü,
Ve dünya kimseye kalmayacaktı,
Yaşamak varken…
…
Ada insanı fetihlerden o hale gelmişti ki,
Bir müddet sonra dünya yansa umurlarında bile değildi.
Venedikliler gitmiş, Osmanlılar gelmiş,
Osmanlılar gitmiş İngilizler gelmiş,
Ondan sonra bakalım daha neler olacaktı…
…
Oldu da…
…
Belki de bu yüzden umursuzdular…
Varsın ağaç tekmil kurusundu…
…
Kıbrıslı insanın bu hali adayı gözleyen yazarların ve tarihçilerin gözünden kaçmıyordu.
O yazarlardan biri şöyle der:
“Dünyanın üzerinde, hiçbir yerde Kıbrıs’ta bulunandan daha çok sonunu düşünmeyen ve işe yaramaz insan bulunmamaktadır.”
































