Eğer dikkatli değilseniz, gazeteler sizin zulüm gören insanlardan nefret etmenize ve zulmü uygulayan insanları sevmenize sebep olur..
(Malcolm X)

Yukarıdaki fotoğraf şüphesiz ki Vietnam savaşının dehşetini dünyaya anlatan en çarpıcı karedir. Bu fotoğrafın en akıllarda kalan yanı dokuz yaşındaki Kim Phuc’un, vücudunda yanıklarla bombardımandan kaçarken çekilmiş görüntüleriydi. ABD savaş uçaklarının attığı napalm bombasıyla köyü bombalanmış, 1972 yılında yaşanan bombardımanda ise dehşeti yaşamış, Napalm’in şiddetiyle kıyafeti parçalanmış ve vücudu yanıklar içinde kalmıştı.
Associated Press fotoğrafçısı Nick Ut, Kim’in yaşadığı dehşet anlarını görüntüleyerek Pulitzer ödülü dahil olmak üzere pek çok ödüle layık görülmüştü. Dünyanın gözünü Vietnam Savaşı’na çeviren fotoğrafıyla küçük kız, savaş karşıtlarının bir bakıma ikonu haline geldi.
Yukarıdaki iki kareye iyice bakın. Özellikle de basın ve televizyonun hayatımızdaki yeri ile bizi istediği gibi yönlendirerek, aslında medyanın hayatımıza neler yapabileceğini, gerçekler, olaylar, yaşanmışlıklarla nasıl oynayabildiğini, insanların görüşlerini, düşüncelerini, duygularını nasıl yönlendirdiğini düşündürmektedir bize. İnsanları belli bir kareye nasıl bakmaları gerektiğini bin bin bir hile ile verebildiğini resmediyor. Hangi açıdan, hangi persfpektiften bakılması gerektiğini ayarlayarak, fotoğrafların, olayların gerisindekileri sorgulayamayan ve medyanın istediği gibi düşünen insanları yaratabileceğinin gücünü sergiliyor. Olayları istediği biçimde retuşlayıp, süsleyip, evirip çevirerek dehşeti bir eğlence, yalanı bir gerçek, gerçeği bir yalan, aşkı bir heves yani yaşamı kocaman bir kandırmacaya çevirebiliyor. Bizlere neyi nasıl düşünüp, nasıl göreceğimizi öğretiyor ve korkarım ki yeterince de başarıya ulaşıyor.
İşte dünyanın en dehşet savaş fotoğraflarını bile renklendirerek, üzerinde oynayarak başka bir şekilde sunuyor önümüze. Bu aslında bizim hayatımızın içindeki yaşadıklarımızın da fotoğrafı. Kendi ilişkilerimizde, evlerimizde başka başka insanlarken kendimizi farklı kalıplara sokup satmıyor muyuz değişik yerlerde? Bin bir türlü kandırmacalarla da yüzlerimizi, gözlerimizi, davranışlarımızı, ifadelerimizi retuşlamıyor muyuz? Kolayca kabullenen, sorgulamayan, kandırılabilecek insanlar olmasak medya üzerimizde bu kadar güçlü olabilir miydi?
Gazete, televizyon derken şimdi sosyal paylaşım siteleri hayatımızın üzerinde yön verici duruma geldi. Onların güzel dediğini “güzel”, “kötü” dediğini “kötü”, “namussuz” dediğini “namussuz” kabul ediyoruz. O aptal kutulardan yansıyan yüzleri tanıyoruz. Medya liderini de yaratıyor, güzelini de, sanatçısını da… Gündemimizde ne olup ne bitecek sunuyor önümüze. Konularımızı buluyor, gündemimizi yaratıyor, videolarını, kartlarını, sözlerini hazırlayıp suni bir gündem yaratıyor.
Medyanın olayları kavrayış ve algılayışımız üzerinde bize paket servis gibi sunduğu herşeyi alıp sorgusuz sualsiz kabul etmek ve bunu yaşamlarımıza yerleştirmek işte tam da iplerin başkalarının elinde olan kuklalar olmak yaşamak demek.
Medyanın söylediğine değil söylemediğine, söyleyemediğine, gizlediğine, arka mahallelerde göstermediğine, yer vermediğine, ortaya çıkan yanlılığa baktığımızda dördüncü kuvvet olarak medya, çeşitliliği, çoğulluğu temsil ediyor. Bunun üzerinden kendi “etiği”ni belirliyor, doğrularını çoğunluğun üzerine empoze ediyor. Ortaya çıkan sonuç şu : “Medya çeşitliliği değil, çoğunluğu yani “kamuoyunu” temsil ediyor. Düşünen, sorgulayan, vicdan sahibi insanlar azınlıkta, sesini duyuramamış bir kitlenin üyesi olarak bu fotoğraf karesinin dışında kalıyor.

Vietnam’da bombalama etkisiyle acı içerisinde vücudundaki yanıklarla ağlayan çocuğu allayıp pullayıp önümüze pembe bir tablo olarak sunabiliyor. Filistinde ölen masum çocuklar da Vietnam savaşından farksız bir algı ile dünyaya suçlu/suçsuz haberleri ile servis ediliyor. İnsanlık sermayenin, emperyalizmin, aç gözlülüğün altında eziliyor,
Filistin’de 4 binin üzerinde çocuk öldü, binlercesi yaralandı. Her 10 dakikada 1 çocuk hayatını kaybediyor. Gazze, adeta bir çocuk mezarlığı. Hayatta kalan çocuklarsa ailelerini, evlerini, yuvalarını kaybediyorlar. Gelecekleri yok, eğitimleri kayıp, umutları bombalanmış. Kalplerinde, zihinlerinde tamiri olmayacak hasarlar var. Yine de dünya kamuoyunda İsrail’in haklılığı ve bununla ilgili yaratılan algılar devam ediyor. Hem de yeni yıl arefesinde. Hem de Noel Babalar çocuklara hediye dağıtmaya hazırlanırken. Hem de, hem de tek dişi kalmış canavarın dişlilerinin arasında çocuk bedenleri ezilirken…
Dikkatli olmazsak önümüze sulan herşeyi sorgusuz sualsiz kabul eder bir noktaya gelmemiz hiç de zor değil. Hayatı anlamaya, sorgulamaya, derinliğine bakmaya ihtiyacımız var. Medya denen kocaman devin yalnız bize sunduklarıyla yetinmeyip, sorgulamak, araştırmak, anlamaya çalışmak insan olarak üzerimize düşen bir sorumluluktur. Tek bir insanın bile öldüğü hiçbir dava haklı değildir. Çocukların öldüğü, öldürüldüğü bu dünyanın yeni yılı kutlamaya da yüzü yoktur.
































