Zaman, bazen esasla tali’yi karıştırmamıza neden olabilir. Bu yanılsamayı Kıbrıs Türkleri şimdi yaşıyor.
Kıbrıs Türklerinin 1800lerden beri yaptıkları mücadelenin özünü yeniden tartışmakta fayda var:
Kıbrıs Türkleri, esas olarak, yönetimde söz sahibi olmak için mücadele ettiler.
Osmanlı dönemindeki feodal yapı içerisinde bile, PAPAZLAR, Kıbrıs Türklerinden daha fazla söz sahibiydiler.
Vergileri toplayan ve sultanın adamlarıyla bölüşen yine papazlardı.
Kıbrıs’ta, Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı’yla birlikte, modern Türkiye’ye hem kültürel, hem de moral olarak özenme hareketinin nüveleri, 1878’den itibaren vardı.
Mustafa Kemal’in yaptığı harf ve kıyafet devrimleri aynı dönemde, hemen Kıbrıs’ta da uygulandı.
Rumların Enosis hayali, adanın tümünü Yunanistan’a bağlamak iken, Kıbrıs Türklerinin tüm mücadelesi, ada üzerindeki varlıklarını korumak ve Rumlarla eşit haklara sahip olduğunu gösterme mücadelesinden başka birşey değildi.
Türklerin kurdukları teşkilatların tümünde, ana fikir olarak, Rumların adayı tek başına yönetmesini KABUL ETMEYECEĞİ refleksi DAİMA ÖN PLANDA İDİ.
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken, ana prensip, Rumlar ve Türklerin ,Kıbrıs’ı birlikte yönetmesi prensibiydi.
Yönetmede Türkleri söz sahibi yapan 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ANAYASASI, gerçekte Kıbrıs Türklerini yasal olarak siyaset sahnesinde aktör olarak ortaya çıkartmıştı.Bu nedenle, bu ANAYASANIN RUHUNA en fazla sahip çıkması gereken KIBRIS TÜRKLERİ OLMALIDIR.
EOKA ve Makariyos, Kıbrıs Anayasasında, Türklere tanınan hakları budamak için, 1960’tan itibaren sistemli bir çalışma içerisine girdiler.
Kıbrıs Rum hakim sınıfları, özellikle devlet idaresindeki %70-%30 oranına karşı çıktılar…
Türklerin kendi bağımsız BELEDİYELERİ olmasını kabul edemediler.
Kısaca Kıbrıs Sorununun iç yönü, tamamıyla YÖNETİMDE söz sahibi olmak veya dışlanmak sorunundan başka birşey değildi.
Türklerin 1963-1974 yıllarındaki kuşatılmışlıkları, devletten atılmaları ve gettolarda yaşamasının ana nedeni, Rum hakim sınıflarının KIBRIS DEVLETİNE TEK BAŞINA SAHİP olmasından başka birşey değildi.
1974’tte, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi, toprak elde etmekk değil, BOZULAN HUKUKİ NİZAMI yeniden tesis etmekti.
Günümüzde, toplumlararası görüşmelerde de, mücadelemizin ana ekseni, YÖNETİMDE EŞİT HAKLAR olmalıdır.
Ancak, Denktaş Yönetiminin ve onu takip eden çözüme karşı olan kanadın, mülkiyet konusunu alabildiğine karıştırarak, Kıbrıs Türkünü mülkiyet paniğine sokması, gerçekte, Kıbrıs Türklerini gelecekte, büyük tehlikelere sokacaktır.
Rumların DUNTAS DOKTRİNİ de Kıbrıs Türklerine, tüm Kuzey Topraklarını bırakmak ama Türklerle yönetimi paylaşmamak üzerine inşa edilmişti.Bu doktrinin en büyük uygulayıcısı Papadopullos’tan başkası değildi.
Tüm topraklar,Kıbrıs Türklerinin zorla kontrolünde bırakılmak istense ve çözüm prespektifinden uzaklaşılsa, bir müddet sonra, uluslararası hukuk devreye girecek ve Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, binlerce mülkiyet davaları ve tazminat davaları gündeme gelecektir.
Ne Türkiye ne de Kıbrıs Türk aydınları, böyle bir macerayı göze alamaz….
Kıbrıs Türkleri, yönetimde eşit haklara sahip olmak için, elinde bulundurduğu topraklardan bir kısmını Rum toplumunun göçmenlerinin rehabilitasyonu için geri verecektir.Bu , son derece açık olan bir konudur.
Toprak verme konusunda, yerdeğiştirmek zorunda kalacak olan KIBRIS TÜRKLERİNİN yeniden REHABİLİTASYONU konusunda tedbir almak,Hem Türk ve HEM Rum görüşmeci heyetlerinin görevidir.
Esas yer değiştirecek olan ve BİRŞEYLER KAYBEDECEK olan insanların, yeni haklar ve YENİ YAŞAM KOŞULLARI eldesi, Kıbrıs Türklerinin BİRİNCİL MÜCADELE noktası olmazsa, referanduma girecek olan PLAN KABUL EDİLMEYECEKTİR.

Önceki Haber
Sonraki Haber

























