Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Röportaj

“Yolsuzlukların üstüne gitmiyoruz”

SÜRECE SIFIRDAN BAŞLAMADIK: Özersay: Ortak açıklamaya ihtiyaç yoktur. Daha önce benzer bir durumla karşı karşıya kaldık. 2010 yılında Kıbrıs Türk tarafında yeni bir lider seçildi. Sürece sıfırdan başlamadık

YOLSUZLUKLAR AYDINLATILMIYOR: Özersay, devlet kademelerini yolsuzluk ve usulsüzlüklerin takipçisi olmamakla eleştirdi.  8 yıl önce Cumhurbaşkanlığı’nda ortaya çıkan yolsuzluğu hatırlatan Özersay, üzerinden 8 yıl geçmesine rağmen bu olayın neden sonuçlanmadığını sordu

Baykan Gürses ÖZDAĞ
Cumhurbaşkanlığı eski Özel Temsilcisi, Toparlanıyoruz Hareketi lideri, Akademisyen Doç. Dr. Kudret Özersay’la Kıbrıs sorunundaki “ortak metin” tıkanıklığını ve iç siyaseti konuştuk…
Sohbetimize son dönemlerin en önemli gündem maddesi Kıbrıs sorununda başlaması beklenen müzakere süreci öncesinde yaşananları yorumlayan Özersay, görev aldığı döneme ilişkin örnekler verdi, ortak açıklamaya gerek olmadığına işaret etti.
İki ayı aşkın bir süredir üzerinde Kıbrıs Türk ve Rum tarafında tartışılan ancak hazırlanamayan ortak açıklamaya gereksinim bulunmadığını söyleyen Özersay, bunu şu örnekle anlatıyor;  “Ortak açıklamaya ihtiyaç yoktur. Daha önce benzer bir durumla karşı karşıya kaldık. 2010 yılında liderlerden birisi seçimle değişti, Kıbrıs Türk tarafında yeni bir lider seçildi. Sürece sıfırdan başlamadık. Ben o dönemde Cumhurbaşkanlığı Özel temsilcisiydim. Cumhurbaşkanı, BM Genel Sekreteri’ne bir mektup yazdı ve sürece kaldığı yerden müzakerelere devam edeceğini bildirdi, süreç kaldığı yerden devam etti, ortak bir açıklama yapmadık. Sadece ben, Yorgos Yakovu ile Ara Bölge’de üç saat müzakere ettim. Sonuçta da bazı cümleler üzerinde anlaştık, ama bunlar da ortak açıklama şeklinde söylenmedi, sadece Alexander Downer basına açıklama yaptı ve süreç devam etti. Nikos Anastasiadis’in çözüm istemediğini söylemiyorum ama müzakere masasına bu dönemde oturmakla ilgili kendini güçlü hissetmediğini düşünüyorum. Ekonomik krizi başlangıçta bir gerekçe olarak gösterdi, haklıydı. Seçiminin hemen ertesinde Troyka ile yaşanan müzakereye baktığınızda bir miktar itibarı sarsıldı, kendi vatandaşlarının banka hesaplarından kesintiyi müzakere eden bir liderin Kıbrıs sorununu müzakere etmesi durumunda ne ile karşıya kalacağı bilinemedi, böylesi bir güvensizlik oluştu. Bunu toparlama ihtiyacı haklıydı. Bu süre hem Türk tarafı hem de uluslararası toplum tarafından kendisine verildi. Sonradan getirdiği unsurlara bakarsak, sürecin daha da ötelenmesi ortaya konulan bahaneler gibi görülüyor. Önce ekonomi sonra Türkiye, Maraş, Avrupa Birliği ve ortak açıklama… Bunlar arka arkaya gelince, müzakerelere şimdi başlama konusunda çekingen davrandığını görüyoruz. Mesele üzerinde tartışılan bir sayfalık ortak açıklama metni ya da içindeki kelimeler meselesinden daha farklıdır, mesele Anastasiadis’in siyasi durumu ile alakalıdır.

“Ortak açıklamada uzlaşı olsa bile Kıbrıs Rum tarafından başka bahaneler gelebilir”
Ortak açıklama metninde bir anlaşma sağlansa bile bunun ardından başka bahanelerin gündeme gelebileceğini söyleyen Özersay; esas sorunun ortak açıklama metni olmadığına dikkat çekiyor. Özersay, şunları söyledi; “Ortak açıklama metni ile ilgili bir uzlaşı bulunursa endişem bunun ertesinde başka bahanelerin gündeme gelmesidir. Downer’ı suçlayan saldırılar içine giriliyor. Başka bir bahane olarak Downer’a olan güvenimizi yitirdik dedikleri anda, Downer bu görevde kalamaz. Uluslararası  ilişkilerde arabuluculuk öyle bir şeydir ki, her iki tarafın da mutlaka güvenini sağladığı ölçüde kalır. Bu yeni bir bahaneye dönüşebilir. Bence sıkıntı ortak açıklama ile ilgili değildir. Bundan iki yıl önce Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, kendi raporunda Güvenlik Konseyi’ne  ‘ben liderlerin çözümün zeminine ilişkin taahhütlerinden tatmin oldum’ dedi. Dolayısıyla çözümün zemin belli, müzakere masasında bugüne kadar üzerinde uzlaşılan konular bellidir.”

“Kıbrıs sorunu al-ver ile çözüme kavuşabilir”
Üzerinde uzlaşılan konulara tarafların ne kadar sahip çıkacağı ve bunlara bağlı kalacağına ilişkin endişeli olup olmadığını sorduğumuz Özersay, “Bağlı kalmayacaklarsa yerine neyi önerdiklerini söylemeleri gerekir. Anastasiadis, Hristofyas’ın gerek Talat ile gerekse Eroğlu ile anlaştıkları vardır. Havadis Gazetesi’nin yayımladığı yakınlaşmalar metni sadece Talat-Hristofyas döneminde değil, Hristofyas-Eroğlu döneminde de hazırlanmış uzlaşılardır. Bunlardan caymak ya da değiştirme istiyorsa bu onun hakkıdır, çünkü yeni lider odur, toplumsal meşruiyeti vardır. Ama karşı tarafı ikna ederek bunu yapmalıdır. Bunu istemiyorum, böyle olsun istiyorum derken de karşılığında neyi verebileceğini söylemesi gerekmektedir. Önemli olan bu tür bir müzakere olup olmayacağıdır.  Eğer yine içerisinde bir al-ver olmayan ve sadece tarafların müzakere masasına giderek kendi argümanlarını pozisyon kağıdı dediğimiz kağıtları birbirlerine okuyacağı bir süreç olursa, Kıbrıs sorunu çözülemez. Kıbrıs sorununu al- ver ile çözebilirsiniz.”

“Al-ver olmadan Kıbrıs sorununu çözemezsiniz”
“1968’den bugüne bakarsak içinde genellikle al-ver olmayan ve kısa metinlere sıkıştırılmaya çalışılan her iki tarafı da bir şekilde memnun etmeye çalışan süreçler yaşanmıştır. Bir uyuşmazlığın çözülebilmesi için o uyuşmazlığın taraflarının mevcut statükodan memnuniyetsiz olmaları gerekir, sürdürülebilir olmadığını düşünmeleri gerekir. 2004 yılına baktığınızda Kıbrıslı Türkler, statükonun sürdürülemez olduğunu gördüler. Kıbrıs Rum tarafında 2004’den bugüne statükonun sürdürülemez olduğuna dair bir inanç bulunmadığını görüyorum. Kuzey Kıbrıs’ta 2004’e kadar değilse bile, bir miktar hala vardır ama üstü kapalı bir biçimde kabul edelim ki bizde de var. Olmasını istiyoruz ama olmazsa da kendimize çeki düzen vermesek de bir noktada ‘Türkiye ödemek zorundadır, öder’ gibi bir algı vardır. Bu da statükoculuktur, bunun da kırılması gerekmektedir. 2004’de BM Genel Sekterinin bir raporu oldu. Raporda o dönemin koşullarında Kıbrıs Rum tarafı için elinde bulundurdu güç ve zenginliği paylaşmaya hazır değil denilmişti. Ayaklarımızı yere basarsak, aradan geçen on yıldan sonra Kıbrıs Rum toplumu gücü ve zenginliği bizimle paylaşmaya hazır mı, burada ciddi soru işaretleri vardır. Bu Kıbrıs sorununu çözmekten vazgeçmemizi gerektirmez, ama anlamamız gereken şey, her iki toplumda da müzakereleri destekleyen şeyi tetikleyecek bir algıya ihtiyaç bulunuyor. Bu toplumsal algı da statükonun sürdürülemez olduğudur.”

Eroğlu uzman değil…
“Cumhurbaşkanı Kıbrıs sorunu uzmanı değildir, bunu kendisi de söylüyor. Bu işi kendi uzmanlık alanı olarak yapan kişiyi danışmanım ya da müzakerecim yaparım şeklinde bir tutum izlenmişti. Devletin devamlılığı ilkesinden hareketle Talat’ın ekibinden birisini alarak kendi özel temsilcisi yaptı ve devamlılık yaptı. Görüntü itibari ile cumhurbaşkanının bizzat Kıbrıs sorunu uzmanı olması gerekir mi gerekmez mi ayrı bir tartışmadır. Şu anda müzakere heyetinde bir danışma kurulu var, eski diplomat ve büyükelçilerin yer aldığı… Özel temsilcisi ise daha önce sürecin içinde yer almış birisidir. Son derece iyi bir ekip vardır. Şu anda devam eden süreçte kullanılan dili, tekniği, yaklaşımları ya da basına verilen bilgileri beğenmiyor olabilirsiniz, ama ben Kıbrıs Rum tarafı ile mukayese edildiğinde güçsüz bir ekibe sahip olduğumuzu düşünmüyorum.”

“Dışişleri Bakanı, Cumhurbaşkanlığı ile koordineli çalışmalı”
Dışişleri Bakanı Özdil Nami’nin Kıbrıs sorununa ilişkin yaptığı açıklama veya temasların Cumhurbaşkanında bir rahatsızlık yarattığına dikkat çektiğimiz Özersay, bu yöndeki sorumuzu şöyle yanıtladı; “Dışişleri Bakanının Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili temas yapması, görüşme yapmasının iyi birşey olduğunu düşünüyorum. Ve doğru bir şey yapılıyor. Ama diğer taraftan Cumhurbaşkanı  verdiği bir demeçte, Dışişleri bakanı ile ilgili rahatsızlığını dile getiriyor. Bunu çok güçlü bir şekilde dile getirdiğini düşünmüyorum. Cumhurbaşkanı benim haberim olmadan görüşmeler yapılıyor dedi, açıkçası bunu doğru bulmam. Çünkü Devlet bir bütündür. Kim hangi siyasi partiden, hangi siyasi görüşten olursa olsun koordineli şekilde çalışması gerekir.”

“8 yıl önce Cumhurbaşkanlığı’nda yapılan yolsuzluk niye sonuçlanmadı”
Toparlanıyoruz Hareketi’nin dikkat çektiği usulsüzlük ve yolsuzluklara ilişkin de konuştuğumuz Kudret Özersay, yaptıkları ve dikkat çektikleri açıklamalara rağmen Devletin kademelerin bu süreçlerin takipçisi ve sorgulayıcısı olmadığına dikkat çekiyor. Özersay: “Bizde rahatsızlık yarattığı için bu hareketi oluşturduk. Devletin ve kamu kurumlarının, siyasilerin genel bir vurdumduymazlığı vardır. Ortada hukuka aykırı durumlar vardır. Statükonun devamından yana olan kesimlerin ve pek çok siyasinin kullandığı en önemli kullanılan taktik, ‘sin de gulle geçsindir’. Toplumsal hafıza çok güçlü olmadığı için, kamudaki kurumlar üzerine düşen görevleri yapmıyorlar. Cumhurbaşkanlığı’nda yapılan yolsuzluk, herkesin bilgi sahibi olduğu bir olayı hatırlatmaktı. Denktaş’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde yapılmış bir yolsuzluk var. Bariz şekilde ortaya çıkarılmıştır. Sayıştay bir rapor hazırlıyor, polisler cumhurbaşkanlığına gidiyor, çalışanların ifadeleri alınıyor, belgeler toplanıyor. Ortaya çıkıyor ki,  çekler sahtelenmiş, çok ciddi bir vurgun ortaya çıkmış. 8 yıl önce ortaya çıkan bu durum bütün gazetelerde yer aldı, isimler, ortada dönen para her şey ortaya çıkıyor. Hazırlanan rapor poliste… Polisin ifadeleri alması gerekir, yazılan çekleri kontrol etmesi gerekir. Ve bunu dava açılması için  savcılığa göndermesi gerekir. Ama ne oluyor, bu poliste kalıyor. Toplum olarak da bunu unutuyoruz. İddiaya göre o dönemde o imzaları ve yazı örneklerini mukayese edip, karşılaştırıp durum tespiti yapacak bir uzman bulunmuyordu. Şimdi bir uzman var. Buna rağmen dosya incelenip, neticelendirilmemiş. Bu sadece bir örnektir.”

“Yolsuzluklar konusunda herkes kolaya kaçıyor”
Yolsuzlukların üzerine gidilecek bir sistem yaratılamamasının nedenlerine ilişkin görüşlerini  de aktaran Özersay; “ bunun sebebi yasalar değildir, yasaların verdiği yetkiye sahip çıkıp cesaret gösterecek üst düzey kamu görevlisi yoktur. Herkes kolaya kaçıyor. Örneğin polis müdürü, bariz yolsuzluk yapılan konulara ilişin ifadelerin tamamlanması ve konunun yargıya taşınması için talimat vermiyor. Kimse de niye taşımıyorsun diye sormuyor. Yolsuzluklarla ilgili sadece seçici bir biçimde siyasi rakiplerimizi karşı belirli dönemlerde kullanıyoruz” ifadelerini kullandı.

“Demokratik  çerçevede örgütlenecek bir liderliğe ihtiyaç vardır”
Halkın ve sivil toplum örgütlerinin yolsuzluklar konusunda bir güçlü bir farkındalık içinde olmasına ihtiyaç bulunduğunu ifade eden Özersay, bu konuda demokratik çerçevede bir örgütlenme yönüne gidecek bir liderliğe ihtiyaç bulunduğuna işaret ediyor. Özersay, şunları söyledi; “Toplumsal tepkiler ve farkındalığımız yeterince güçlü değil. Bir şeyi bilmek, o konuda farkında olmak anlamına gelmez. Çok güçlü bir toplumsal farkındalığa ihtiyaç vardır. Toplumsal örgütlenmenin çok güçlü olması gerekiyor. Bizde sendika ve sivil toplum örgütlerinin siyasi partilerle ya doğrudan ya da doğrudan bir biçimde organik bir bağı vardır. Bu da siyasi partilere karşı tarafsız olamama sonucunu doğuruyor, bu da toplumsal örgütlenmeye zarar veriyor. Sendika ve sivil toplum örgütlerine dönük olarak toplum, genel anlamda güvenini yitirmiştir. Siyasi partilere dönük olarak da bir güven erozyonu yaşanıyor. Bence demokratik çerçevede örgütlenecek bir liderliğe ihtiyaç vardır.
Mehmet Ali Talat, başımı kaşıyacak vaktim yoktu, yolsuzlukların üzerine gidemedim’ dedi. Derviş Eroğlu, Başbakanlığa bağlı bir Denetleme Kurulu kuracaktı, kuruldu tek bir konunun üzerine gidildiğini görmedik. Şimdiki hükümet yolsuzlukların üzerine gidileceğini söyledi, hiçbir şey olmadı. Bize tüm bu sözleri veren siyaset anlayışı benzer şeyleri yapıyor. Yolsuzlukların üzerine gidilmemesi konusunda bir nevi tüm siyasetçilerde üstü kapalı bir koalisyon, ortaklık var gibi…”

“Sağa sola bayrak dikerek olmaz”
Bir şehit çocuğu olan Kudret Özersay, Şehitler Haftası nedeniyle de duygularını paylaşarak;
“Bugün en fazla onurlu bir biçimde yaşamaya hazır insanlara ihtiyacımız vardır. Yıllar önce onurlu bir yaşam sağlamak amacıyla bu uğurda hayatını kaybeden bir şehidin oğlu olmaktan gurur duyuyorum. Ama, uğrunda mücadele ettikleri ve bekledikleri bugün içinde bulunduğumuz türden bir devlet değildir. Bu nedenle biraz ağrıma gidiyor. Böyle bir yola çıkmamda beni tetikleyen bu oldu. Biz kendi irademizde dayalı, düzgün bir gelecek kurmak için yitirdiğimiz değerlere tekrardan sahip çıkmalıyız. Bu da söylem üzerinden milliyetçilik ya da söylem üzerinden barış ile olmaz. Sağa sola bayrak dikerek, ülkenin gençlerinin gurur duyacağı bir devlet yaratabileceğimize inanmıyorum” diye konuştu.