“Yoldan çıkmış” bir doktorun kitabından aklımda kalanlar

13 Şubat 2017 Pazartesi | 12:29

1974 yılı sonrasında Lefkoşa’da sokaklara ağırlıklı olarak şehitlerin isimleri verilirdi. Bu isimler bitince çiçek isimleri verilmeye başlandı.

1981 yılında yapılan yerel seçimlerde oluşan Lefkoşa Belediye Meclisi’nde Dr. Turhan Korun da vardı.

Yeni kurulan mahallelere isim vermek için oluşturulan komiteye başkan olarak seçilmişti.

Göçmenköy’de yeni oluşan sokaklara, daha önce pek görülmemiş bir yöntemle isimler verilmeye başlanmıştı.

Con Rıfat, Matbaacı Akif, Matbaacı Fikri, Salih Mecit, Hoca Salih Efendi, Mehmet Dana Efendi.

Bu kişilerin ortak özelliği,  Lefkoşalıların anılarında yer etmiş, çeşitli alanlarda topluma katkısı olmuş yerel isimlerden oluşmasıydı.

Ortaköy’de Lemar’ın arkasında bir sokağa da Hasan Tanrıkut adı verilmişti.

Komitede bu adı tanıyan bilen yoktu.

Doktor hariç.


Yıl 1964.

İstanbul’da tıp öğrencisi olduğu yıllar.

Kendi deyimiyle,  “REO’larla” Anamur’a intikal etmişlerdi. Zifiri karanlıkta yüz öğrenci. İki tane jandarma hücumbotuna “sigara paketindeki sigaralar gibi sıra sıra” dizilmişlerdi.

İstikamet, Erenköy.

20’li yaşlarda gencecik üniversite öğrencileriydi. Alelacele aldıkları yetersiz askeri eğitimle, yurtlarını savunmaya koşmuşlardı.

Yaz  sıcağında alev alav yanan, kan ve barut kokuları içindeki köyde çıkmışlardı.

Can pazarının yaşandığı köyde, bir de açlık ve hastalık ile boğuştular.

Aylarca kaldıkları bu köydeki direnişleri tarihin sayfalarına çoktan bir efsane olarak yazıldı.

Oysa kitabında yaşamının bu bölümü ile ilgili anlattıkları yalnızca açlık ve hastalıklarla mücadeleleri ve aylarca gayrı insani koşullar altında yaşamaktan dolayı yaşadıkları psikolojik sıkıntılar olmuştu.

İsteseydi, orada yaşadıklarından, çoğunun yaptığı gibi, oldukça dokunaklı kahramanlık menkıbeleri de çıkarabilirdi.

Yapmadı.


İstanbul’daki öğrenci hareketlerinin tam ortasında ve liderlerinden biriydi.

Bir kitap basıp dağıttıkları için tutuklandı, ünlü Sansaryan Han’a götürülüp sorgulandı.

Apar topar  sınırdışı edildi.

Okulu yarım kaldı.

İstanbul’dan Belgrad’a, Belgrad’tan Atina’ya, Atina’dan Kıbrıs’a gönderildi.

Yaşamının bu bölümüyle ilgili anlattıkları, yalnızca eğitiminin yarım kalmasından dolayı duyduğu üzüntü ve burukluk ile  arkadaşlarının ve hiç tanımadığı insanların bu zor durumunda kendisine yardımcı olmak için nasıl seferber olduğudur.

Özellikle Vera Danyanoviç isimli bir kadının 300 dinarlık parayı, kendisine karşılıksız olarak vermesinden çok etkilenir.

Kadının adını ve soyadını onca yıldan sonra bile asla unutmaz.

Sansaryan Han’da neler olup bittiğini ise kimse bilmiyordu. Kendisinden başka.

İsteseydi adı işkenceyle özdeşleşmiş bu handa yaşadıklarını abartabilir, buradan da bir kahramanlık menkıbesi çıkarabilirdi.

Yapmadı.

Aksine, kitabında Han’da  kendisine işkence yapılmadığını ve polislerin de kendisine oldukça iyi davrandığını yazdı.


En büyük siyasi rakiplerinden biri rahmetli Rauf Denktaş’tı.

İçinde bulunduğu camia, Denktaş’la yakın ilişkide olanlara pek sıcak bakmazdı.

Oysa o, bunlara hiç aldırış etmedi. İçinde bulunduğu siyasal hareketten gelen sert eleştirilere rağmen, yaşamı boyunca Denktaş’la sıcak insani ilişkiler geliştirmekten hiç kaçınmadı.

Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde adli tıp dersleri verirken, Kıbrıs konusunu anlatsın diye görüşlerine hiç katılmadığı Denktaş’ı sınıfına davet edecek kadar demokrattı.


Yüreği hep soldan attı. Düşündüklerini tutkuyla savundu.

Ancak düşüncelerini aklın süzgecinden geçirmeyi bir an olsun bırakmadı.

Gorbaçov zamanıda, bir davet üzerine gittiği Sovyetler Birliği’nde yaşadıkları ve gördükleri aklına takıldı.

Geri döndüğünde, arkadaşlarıyla Sovyetler Birliği ile ilgili tabuları yıkan tartışmalar yaptı.

Çok sevdiği partisinin dünyanın değişimine ayak uydurması gerektiğini söylediği için, parti yetkililerine doktorun “yoldan çıktığı”nı  ihbar ettiler.

Bunun hükmü bulunduğu camiadan “aforoz edilmek” olabilirdi.

Aldırış bile etmedi.


Kitabında kendisinin dinle arasının nasıl olduğunu yazmadı.

Ancak, DAÜ’de Vakıf Yöneticiler Kurulu Başkanı olduğu dönemde YÖK’ün okula başörtüsüyle gelen öğrenciler konusunda yaptığı baskılara karşı dik durdu.

Üniversiteye cami yapılmak istendiğinde,  bir de kilise yapılması için çabalayacak kadar inanç özgürlüğüne inandı.

Ve inanç özgürlüğünü herkes için istedi.


“Cehlin ilme galip geldiği yıllar”dan geçti.

Düşünceleri uğruna çok sevdiği okulundan atıldı, pasaportu elinden alındı, sorgulandı, kamu hastanelerinde görev alması engellendi.

Onca haksızlığa uğradı.

Kitabında kimseye tek sitem etmedi.

Kendine haksızlık yapanların dahi olumlu niteliklerinden söz etmekten kaçınmadı.


Koskoca kitabında övündüğü iki şey oldu.

Bunlardan birincisi, Ortaköy’deki bir sokağa “Hasan Tanrıkut” adının verilmesini sağlamaktı.

Hasan Tanrıkut, İstanbul’da Prof.Dr. Hilmi Ziya Ülken’in asistanlığını yapmış bir felsefe hocasıydı. Sosyalistti. Düşünceleri uğruna üniversiteden  uzaklaştırılmıştı. Sansaryan Han’da uzun süre işkence görmüştü. Öğretmen olarak Kıbrıs’ta görev yapmıştı.

Diğeri ise, Münir N. Selçuk’u sahnede izlemekti.

“Aheste çek kürekleri, mehtap uyanmasın”ı sahnede Münir N. Selçuk’tan dinleyen kaç kişi kalmıştı ki?

Kaynak:

Dr. Turhan Korun, Ben de yazdım (Cehlin ilme galip geldiği yıllar), Havadis Yayınları, Lefkoşa, 2015.

Latif Aran | Poli