Yaşam biçimlerimizdeki ileri-geri kavgası… 1

23 Kasım 2013 Cumartesi | 10:12
Kıbrıs Town Houses

 

Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın açıklamalarıyla başlayan tartışmaların ertesinde yapılan anketlerin konusu da, kişilerin özel yaşamlarıyla ilgili alanlara yöneldi.
Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Koç Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ali Çarkoğlu yönetimindeki ankette, 59 ilde 1555 kişiyle yüz yüze görüşüldü.
Raporda, ankete katılanların % 72’si evli olmayan çiftlerin birlikte yaşamalarını kabul ederken, % 13’ü çiftlerin evlenmeden de bir arada yaşamalarının doğal olduğu görüşünde olduğunu belirtti.
Ayrıca % 87’si çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin mutlaka evli olması gerektiğini söylerken, % 13’ü de çiftlerin evlenmeden de çocuk sahibi olabileceklerini savundu…
Türkiye’de evlilik dışı beraber yaşamayı ve çiftlerin evlenmeden de çocuk sahibi olabileceklerini “kabul edilebilir” bulan yüzde 13’lük bu oran, Avrupa ortalamasının çok altında. On yıl önce yapılan bir araştırmada dahi bu oranlar, örneğin Danimarka’da yüzde 93 civarında. Yani Türkiye’nin tam tersi.
Giriş cümlesinde belirtildiği gibi, yakın zaman öncesinde Türkiye’de toplum mühendisi başkanı edasıyla her şeye burnunu sokan Başbakan Erdoğan’ın evlerdeki kişisel yaşama dahi müdahale edilebileceğine dair açıklamalarıyla gündeme siyasi bir bomba gibi düşmüştür bu konu. Aslında Kıbrıs’ta daha çok ailelerin çocuklarıyla, Türkiye’de ise özellikle büyük kentlerde yükselen yeni batılı yaşam tarzıyla İslami kalıplar içerisinde hükümet tarafından dayatılan; son tahlilde, yeni yükselen ve geleneksel iki yaşam tarzı arasında su yüzüne çıkan savaşların ta kendisidir diye de okunabilir mi?…
Bence okunabilir…
Peki bizde, o öve öve bitiremediğimiz cemaatimizde durum ne?” sorusunu akıl edince, hal-i harap gidişatımızla karşılaşırız.
Çünkü bizde bu konuda çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşları olsa da, yukarıda sunmuş olduğumuz Türkiye’de olduğu gibi direk konuya ilişkin yapılmış bir anket çalışması veya rakamsal verilerle donatılmış bir rapor falan yok.
Öyleyse olayı çoktandır yaşamın pek çok alanında benzediğimiz Türkiye’ye bakarak yorumlamak kaçınılmaz mıdır?
Bugün nasıl yaşam standartlarımızdan siyasal, hukuksal gidişatımıza pek çok konuyu, gazete, radyo, televizyon ve sanal medyada Avrupa ve en çok da adamızın Kuzeydeki pek çok yaşam alanında belirleyici olan Türkiye ile karşılaştırılarak yorumlanıyorsa…
Konuyla ilgili bir tartışmanın açılması zamanının çoktan gelip geçmiş olduğu medyamızda da, biraz yukarıdaki anket sonuçlarına, biraz da gündelik yaşamımızdan gözlemlerimize ve yapılan çalışmalara bakarak genel bir yaklaşımda bulunmak mümkündür.
…………………………………………………………………………..
Kıbrıs’ta Annan Planı ile yumuşayan, 2003 yılından itibaren kapıların açılması ve Kıbrıs’ın AB’ye üyeliğiyle birlikte, üniversiteye gidecek gençlerimizin önemli bir bölümü başta İngiltere olmak üzere batılı ülkelere yöneldiler. Oradaki yüksek öğrenim eğitimleri boyunca yurtlarda kadın-erkek öğrenciler olarak yan yana odalarda kaldılar.
68 ve 78 Kuşağından veya o dönemin etkisini taşıyan akılla, pek çoğumuz ilk anda yurtlarda çocuklarımız konusunda (ne yazık ki hele de kızımız ise-hp) önceleri tedirgin olmadık ve zırlanmadık değil.
Neden?
Devrimci, solcu falan da olsak, bizim zamanımızda batılı yaşam tarzlarındaki öğrenci yaşamları, ne yazık ki Türkiye’nin devrimcilerinin benimsemiş olduğu ve bizim de 74 sonrasında dış dünya ile bağlantısı çok zayıf ada yaşamından mütevellit muhafazakar, içe dönük, ahlakçı yaşam alışkanlıklarımıza tersti.
Ben 78 Kuşağı yıllarında Türkiye’nin belki de “en devrimci” yaşam tarzlarından birisine dahil ODTÜ’de, öpüştüğü için devrimciler tarafından ikaz edilen, hatta tekrarı halinde tartaklanan bir “devrimci” yaşam geleneğindenim.
Demek istediği şu ki şimdi üniversite mezunu ve çoğu Kıbrıs ve başka diyarlarda yaşama atılan yaşları 20 ile 30 arası genç kuşağın; bugünün babaları olan bizler belki solcu bir geçmişe sahibiz… Ama solcu olsak da, 68-78 Kuşağından mütevellit ve Türkiye’nin büyük şehirleriyle, o dönemin mevcut Kıbrıs toplumundaki yaşam tarzları bugüne göre muhafazakar ve ahlakçıydı. Biz devrimi düşünmekten kendi yaşamımızdaki bu pratik ve statik yapıyı değiştirecek bir dinamiklik ne yazık ki gösteremedik. Aşkımızı, arkadaşlığımızı, sevgimizi, hatta bazen yoldaşlığımızı hemen evlenerek göstermek zorunda olduğumuzu hissettik. Elbette asıl konu bizden geride olduğumuzu düşündüğümüz çevremizin, cemaatimizin ve geleneklerine teslim olmaktı. Değiştirmek zordu. Buna karşılık bu muhafazakar ve ahlakçı yaşam geleneğini düşüncede kabullenmeyip, ama pratikte teslim olmak ilk anda çok daha kolaydı. Böylece pek çoğumuzun üniversitede iken veya hemen sonrasında evlenmek olmuştu. Bu nedenle aramızda pek çoğumuz “dede” unvanını almaya çoktan kazandı. Demek istediğim toplumsal değişimlere karşı tedirgin ve ahlakçı bir geçmişimiz oldu biz 68 ve 78 Kuşağı insanlarının.
Öte yandan 68’li yıllarda batının gençliği, sadece ülkelerindeki kapitalist rejimlerden kaynaklı eşitsizliklere karşı değil, aynı zamanda toplumun dayattığı “kısıtlayıcı ve ahlakçı yaşam kalıpları”na da isyan ediyorlardı. Sadece sokaklarda polisle çatışmıyor, beat ve rock müziği dinleyip, hippiliğe kadar uzanan ancak sınırlarını kendilerinin belirlediği özgür yaşam biçimleri için de mücadele ediyorlardı.
Dolayısıyla, İngiltere, Fransa, Almanya ve bu günün pek çok AB üyesi ülkede Türkiye’de en devrimci ve en eğitimli kuşağın yurt odalarında “kızlı-erkekli” görüşebileceklerinin (bugün hala bu yasak kalkmış değil-hp) devrimden sonrası için bile zor tahayyül edildiği o günlerde, batıdaki gençler, öğrenciler, mücadelelerin ertesinde, kendi yaşamlarını kendilerinin belirleyebildiği günleri yaşamaya başlamışlardı bile. 70’lerde batılı gençler aynı odaları paylaşabilirken, biz devrimci kuşak, kendi dışımızda el-ele tutuşan gençlere bile devrime “yoz ilişki” bulaştırabilecekleri ihtimaline karşılık ahlakçı bir tavırla kötü bakıyorduk.
Sokakta, ya da bir miting sırasında öpüşmek mi?
Öfkemizle bir mümin bir Müslüman’ı andırıyorduk.
………………………………………………….
Bu yazı devam edecek. Çünkü daha anketi ve Türkiye ile Kıbrıs’ı konuşmaya başlamadık.
Devamı haftaya…