Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

YARATICILIK VE SANAT

Merhaba değerli okurlarım; Yaz mevsimini belirgin bir biçimde hissettiğimiz şu günlerde sizlere yeniden merhaba diyebilmenin sevincini yürekten yaşarken, yeni yazımda sizlere; insanın sanatı var ederken içinde barındırdığı yaratıcılıklardan söz etmek istiyorum.

 

Öz sanat, hayal gücünün ve yaratıcılığın etkili olarak kullanıldığı, duygu ve düşüncelerin estetik bir biçimde ifade edildiği iletişim alanıdır. Bu alan, tarih öncesi dönemlerden günümüze kadar varlığını sürdürmekte ve kendi içerisinde değişimler göstermektedir. Değişim de yaşamın ve toplumun birer yansıması olarak, insanı ve çevresini kapsayan öznel bir dünyanın ifadesidir. Yaratmak değişmektir. Bu bağlamda bir sanat eseri, sanatçının iç dünyası, algılaması ve hayal dünyasına göre şekillenmektedir. Yaratıcılık, eski bilgilerin kullanılması sonucu yeni bilgilerin ortaya çıkarılmasıdır. Bir sanatçının bakış açısı; çevresi, yaşadıkları, gördükleri, sezgisel yapısı ve algıladıklarını yorumlama biçimiyle değişmektedir. Sanat, duyguların ve kişisel yeteneğin hakim olduğu kişiyi yaratma eylemine götüren, kişinin yeteneklerine katkıda bulunan önemli bir kavramdır. Yaratma da, hayatla bağ kurma özelliğine sahip olarak, her insanda var olabilen ve geliştirilebilmesi mümkün olan bir özelliktir. İnsanoğlunun yaratma dürtüsünün sanatsal alandaki yansıması, maddi ve sosyal çevrenin değiştirilmesinden de öte konumdadır. Bu konum, içsel dünyanın ifade edildiği, duygusal bir arınma biçimi olarak kişiye özeldir. Yaratıcı birey, düşünceye önem veren, farkındalığı yüksek, kendini ve hayatı sorgulayan, problemlere çözüm bulabilen, sahip olduğu bilgileri algı dünyasından geçiren, bildiklerini duygularıyla bir araya getirerek yansıtandır. İnsanın var olduğu yerde sanat vardır. Sanat, insanoğlunun yaşamını sürdürmesinde gerekli olan ihtiyaçların da ötesinde var olan, kendini anlamlandırma sürecini kapsayan, manevi dünyanın ifade edildiği estetik bir yapıdır. Bu yapı, kültürünü de içerisinde tutarak, geleceğe yönelik istekleri, umutları, korkuları, üzüntüleri ve o günün tarihini de ifade etmektedir. Her sanat eserinde bir anlam, bir ifade biçimi vardır. Bu biçim, yaratan kişinin olanaklarına, hayata bakışına, dünyayı algılama biçimine göre değişmektedir. Değişimi sağlayan da yaratıcı bireydir. Birey, kendi iç dünyasını dış uyaranlarla bir araya getirerek ortaya bir eser koymakta ve o eser, o hayatı paylaşan herkese etki etmektedir. Sanatsal yaratıcılık bu nedenle üstün, yaşama ve geleceğe yön veren bir niteliğe sahiptir. Yaratan insan diğer insanlara bir mesaj sunarken, farklı malzemeleri bir araya getirerek estetik bir dünya da sunmaktadır. Bu dünya, kendi iç dünyası ve çevresiyle harmanladıklarının dışavurumu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, bir sanatçıyı yaşadığı çevreden, sosyo-ekonomik ortamdan da ayrı tutmak doğru olmayacaktır. Sanatçı yaşadığı çevrenin, gördüklerinin, izlediklerinin birer parçasıdır. Yaratmak için de düşünmek, düşündüğünü algılayabilmek önemlidir. Yaratıcı düşünen insanda ise bu durum daha yoğun ve farklı gerçekleşmektedir. Sanatsal yaratıcılıkta düşünebilmek için görmek gerekir. Bunun için de zengin bir iç dünyaya, yüksek farkındalığa, yaratmak için uygun bir çevreye ihtiyaç vardır. Yaratıcılık var oluşumuzdan itibaren hayatla bağ kurmamızı sağlayan, kendimizi, çevremizi hatta geleceğimizi de şekillendiren özel bir yetidir. Bu yetenek, kimilerine göre doğuştan beri var olan, kimilerine göre de sonradan geliştirilebilen bir özelliğe sahiptir. Bu özelliğiyle, yaratıcılığı tek bir tanımla açıklamak zordur. Yaratıcılık herhangi bir şeyin gerçekleştirilme aşamasında, yapma ve oluş süreci olarak tanımlanabilir. Kökenine bakıldığında da Latince “Creare” sözcüğünden gelen kavramın; meydana getirmek, doğurmak, yaratmak anlamlarında da kullanıldığı görülür. Yaratmak anlamını temsil eden ‘yaratma’ sözcüğü, yoktan var etme, var olan bilgilerin kullanılması sonucu oluşan özgün bir sentez, sorunlara getirilen etkili bir çözüm süreci olarak tanımlanabilir. Yaratıcılık, kişinin kendisini ve çevresindekileri değiştirme eylemi olarak da görülür. Yaratıcılık sürecinde gerçekleşen herhangi bir fikir ya da ürün, ilham adı verilen bir durum sonucunda kendini gerçekleştirmektedir. İlham, herhangi bir etki ya da algılama sonucunda yaratıcı gücün harekete geçmesiyle ortaya çıkan esinlenme sürecidir. Amerikalı varoluşçu psikolog “Rollo May”, ilham perisi dediğimiz durumun, bilinçli bir ‘yoğun çalışma’ sonucunda tetiklendiğini ve bu sürecin sonunu zihnimizin dinlenmeye bırakılmasıyla bilinçaltının özgürce ortaya çıkardığı ifadeler olarak tanımlamaktadır. Alman fizyolog ve fizikçi “Hermann von Helmholtz” da bu durumu destekler niteliktedir. Helmholtz, ne kadar yoğunlaşırsa yoğunlaşsın fikirlerinin kafası doluyken ya da çalışma masasında vakit geçirdiği zamanlarda aklına gelmediğini dile getirmiştir. İngiliz psikolog “Lloyd Morgan” da, çözüme ulaştırmak istediğimiz bir konu hakkında zihnimizi araştırmalarla doldurmamızı ve daha sonra beklememizi öğütlemektedir. Farklı görüşlerin ve yaratıcı olarak adlandırılan insanların yorumlarına bakıldığında, yaratıcılığın gerçekleşmesinde bilginin ne kadar önemli olduğu görülmektedir. Bu bilgiler zihnin serbest kaldığı zamanlarda açığa çıkmaktadır. Zihinde alışılmadık bağlantılar kuran yaratıcı insan, sahip olduğu özellikleriyle diğer insanlardan ayrılmakta, herkesin gördüğünü farklı bir biçimde yorumlayabilmektedir. Alışılmış olan kalıplardan uzaklaşarak eksikleri farkeden, özgünlüğe ve öğrenmeye önem veren yaratıcı birey; hayal gücü, sezgi, araştırma gibi özelliklere de sahip olmaktadır. Hayal gücü de; bireysel özellikler, eğitim, zeka, sosyal çevre, merak duygusu, algılama gibi niteliklerle şekillenmekte, günlük yaşamda sahip olunan olaylara farklı bakabilme niteliği olarak görülmektedir. Hayal gücü, duygu ve düşünceleri genişleterek, yeni fikirlerin ve buluşların ortaya koyulmasını sağlar. Düşünmek, yaratıcılık için bir ihtiyaçtır. Yaratıcı düşünme, hayatla bağ kurma yolu olduğu gibi, sadece bir roman, bir tablo yaratma meselesi de değildir. Daha iyi bir gelecek yaratma ya da kaçırılmış olan fırsatları görebilme, yakalayabilme yetisidir de… Yaratıcı düşünen bir zihin, kendi etrafını da biçimlendirmek ister. Duygu, düşünce ve tasarımlarını bir araya getirebilmek için çağrışım yapar. Yaratıcılık, insanlık tarihinde önemli bir yere sahiptir. İnsana özgü, insanı insan yapan özelliklerden biri olarak hayatın büyük bir alanına etki etmektedir. Çeşitli yollarla çevresindekileri şekillendiren ve gereksinimlerini karşılayan, bunu gerçekleştirirken de yaşama anlam katmaya yardımcı olan eylemlerin bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde de bilim, sanat gibi alanlarda yaratıcılığın yoğun olarak kullanıldığı görülebilmekte, insanlar tarafından üretilen her bir çalışmada etkilerini hissetmek mümkündür. Bir sanatçı, eserini üretirken, zihnindekileri biçimlendirebilmek için öncelikle çevresini algılar. Algılamış olduğu geçmiş imgeleri, var olan imgelerle bir araya getirerek belirli bir duyarlılıkla tekrar yorumlar. Bunu gerçekleştirirken de duygu ve düşüncelerinin etkisi altında kalır. Yani bir eserin yaratıcı üretim sürecinde, dış uyaranlar olduğu kadar, iç uyaranların da etkisi oldukça fazladır. İç uyaranlar, sanatçının duygu ve bilinç halini kapsayarak, yaptığı çalışmalara da yansımaktadır. Sanat, insan ve gerçeklik arasında kurulan estetik bir ilişkidir. İnsan neredeyse sanat da oradadır. İnsanların maddi, sosyal, hedonik (hazsal) ihtiyaçlarının da ötesinde olan yaratma dürtüsünü içerir. Algı, ses, işaret gibi öğeler de yaratma ihtiyaçlardan doğan, bir insanın yaşamını sürdürmesi için gerekli olan koşullardan da daha üstün özellikler gösteren yapıdır. Bütün bunlar arasında sanatçı da yaşadığı sürecin estetik ve sosyal eleştirisini yapabilen, geçmiş ve gelecek hakkında yenilikler üreten bir fikir insanı olarak; sahip edindiği olgu, öğe ve objeler arasında yeni bileşimlerini izleyicilere sunmaktadır. Sanat bilinmeyeni bilinir kılan, görülmeyeni görünür hale getiren, bir kurala bağlı olmadan yaratma durumudur. Bu durum içerisinde sanatçının her defasında iç dünyasında uyanan yaratıcı endişe de, sanat tarihindeki yapıt çeşitliliğin kaynağı olmaktadır. Sanat yapıtının belli bir mantığının olmaması, sonsuzluğu ve zenginliği, “yaratıcı olan, daima beklenilmeyendir” sözüyle anlamlandırılabilir. Beklenilmeyenin yansıtıldığı sanat içerisindeki yaratıcı eylem, algılama ile başlar. Eski çağlarda sanatçılar, bilmediği anlam veremediği durumları anlamlandırabilmek adına doğaüstü güçlerden yardım istemiştir. Yani sanatın özü, doğa karşısında güçsüz hisseden ilkel insanın, korku verici olaylara karşı geliştirdiği büyüsel bir düşünce olarak görülmektedir. Tarih öncesi mağara duvarlarına resmedilmiş olan sanat, süreç içerisinde değişim göstermiştir. Öncelikle doğa olduğu gibi taklit edilmiş, daha sonra kavram anlayışına geçilmiş ve zamanla insanın doğayla olan bağlantısı kopmaya başlamıştır. Böylece sanatçı yaratma özgürlüğü elde ederek, yaşamla bütünleşme ve yaşama yön verebilme rolüne geçmiştir. İngiliz psikiyatr ve yazar “Anthony Storr” da, yaratıcılığa yönelten duygunun, sanatçının yabancılaştığını hissettiği dünya ile öznel ve nesnel bir bağ kurma gerekliliği olduğunu söyler. Bu bağ, geçmişten günümüze insanoğlunun sahip olduğu yaratıcılık duygusuyla yolunu bulmuştur. Öncelikle hayatta kalma çabası yaratıcılığı ortaya çıkarmış, yaratıcılık da insanları sanata yönlendirmiştir. Hayal eden, düşünen ve düşündüklerini imge ve sembolik elemanlarla görselleştirebilme yeteneğine sahip olan her insan, sanat yapıtı gerçekleştirirken, bilincinde ve bilinçaltında olanları kullanmıştır. Fransız Devrimi’nin getirdikleriyle ve Aydınlanma Çağı’ndaki köklü değişimlerin yayılması, özgürlük ve özgürlüğün sınırlarını belirleyerek toplum yaşamına etkilerde bulunmuştur. Aydınlanma sonrası özgür düşünceye verilen bu önem de yaratıcılığın ön plana çıkmasına neden olmuştur. Özgür düşünce ile gelişim gösteren yaratıcılık için sadece bilgi, donanım ya da bireysel özgürlük yeterli değildir. Yaratmak için duygular da önemlidir. Duygular olmadan, imgelem yoluyla şekillenen düşünceler de cisimlenememektedir. Yaratıcı kişi, duygu, düşünce ve tasarımları bir araya getirerek çağrışımlar elde etmektedir. Bu sebeple de sanatsal yaratımda yaratıcı kişinin, zengin bir kişilik yapısına, yoğun bir iç yaşantıya, farkındalığa ve hayal gücüne sahip olması önemli olmaktadır. Peki bütün bu özelliklere sahip olan bir birey, eserini üretirken neden sancılı bir sürecin içerisine dalmaktadır diye de düşünülebilir. Bu süreç olumsuz yaşanan duygulardan değil de, yaratım anında gerçekleşen odaklanma duygusundan kaynaklanmaktadır. Başlangıçta gerçekleşen duygular, yaratım süreci sonucunda bambaşka yeni duygularla kendini gösterebilir. Her sanatçı, içinde yaşadığı toplumun inancının, yaşam biçiminin, siyasi ve ekonomik düzeninin birer parçasıdır. Sanatçı, yaratıcı gücüyle toplumsal olayların onda bırakmış olduğu etkileri, duyguları, hayal gücüyle bir araya getirerek ifade etmektedir. Kendini bırakan, zihinsel olarak özgür olan sanatçı; içsel akış, bilinçaltı, bilinç ve bilinçdışı sentezlerini sanatsal eyleme dönüştürür. Bu aşamada, kendinden geçme, duygusal dünya ve entellektüel işlevlerin hepsi aynı anda rol alarak, sanatçının özgün üretim sürecini kutsallaştırır. Böylece, sanatsal yaratıcılık, bilinci imgelerle dolu olan bir kişinin, kendi iç dünyasıyla karşılaşması sonucu, bu dünyayı dışarı çıkarma ya da aktarma edimi olarak görülebilir. “Kandinsky”, sanatsal yaratıcılık kavramında içsel olanın sunulması durumunu çeşitli kurallarla ifade etmiştir. Ona göre bir sanatçı; kendine özgü olanları ifade etmeli, çağını temsil etmeli, sanata özgü üretim yapmalıdır. Örneğin; Picasso’nun İspanya iç savaşını anlatan “Guernica” adlı eseri, savaşa karşı olan tepkinin birer yansımasıdır. Bu özelliğiyle sanatçı, toplum içerisinde edinmiş olduğu yaratıcı gücü, yaşadığı toplumu şekillendirmede, eksiklikleri görebilmede ve sorunlara çözüm bulabilmede tekrar kullanmaktadır. Yaratıcılık aynı zamanda geleceğe de yön vermektir. Bunu günümüzde en çok bilim ve sanat alanında görebiliriz. Yaratılan filmler, gelecekte yaşanacaklara birer ayna olmaktadır. 19. yüzyılın önemli yazarlarından biri olan Jules Verne’nin yazmış olduğu romanlar incelenecek olursa, bugün birçok buluşa ilham verdiği görülmektedir. Var olan sorunları görebilmek, süreci anlamlandırabilmek, gördüğünü aktarabilmek de önemli olmaktadır. 20. yüzyılın önemli ressamlarından biri olan Henri Matisse, yaratıcılık sürecini ifade ederken görme ve görmeyi bilmenin öneminden bahseder. Matisse’e göre, görmediğimiz ve gözümüzden kaçan bilgiler yakalanamamakta ve bir araya getirilememektedir. Bu sebeple, “görmek yaratmanın başlangıcıdır.” diyerek yaratıcılıkta görmenin önemine vurgu yapmıştır. Bir iş için sürekli iyi pratik yapmak, yaratıcılığın gelişimine de zaman ayırmaktır. Sanatçı, bir malzemeye duygularını katarak, ölü olan o malzemeye yaşam veren yaratıcı insandır. Bu bağlamda, insan hayatında önemli ihtiyaçların karşılanması için yapılan sanat, üreten kişinin kendini bir başkasına anlatma ihtiyacı ve kendini gerçekleştirme ihtiyacından doğmaktadır. Bu ihtiyaca en güzel örnek, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi kampında esir düşen yetişkin ve çocukların üretmiş oldukları eserlerdir. Bu eserler, 1948 yılında Paris Modern Sanat Müzesi’nde sergilenmiştir. Eserlerde dikkatleri çeken noktalar, var olan sigara paketlerinin arkasına yapılan çizimlerle, gizlice ele geçen kağıtlara yapılan resimler; kırık masa ve sandalyelerin bacaklarının oyulmasıyla üretilen heykel çalışmalarıdır. Bütün üretimlerin sonucunda görülen, insanların korku ve acı içerisinde bile duygularını ifade etmek için ellerinden geleni yapmalarıydı. İnsanların sevinçlerini, üzüntülerini, umutlarını, düşüncelerini kısacası kendilerini ifade etmek amacıyla, sanatı ve dolayısıyla da yaratıcılığını kullandığı görülmektedir.

Sanat tadında umut dolu , mücadeleden hiç yorulmayacağınız bir yaşam geçirmenizi temenni ederim.

Kalplerinizden huzuru eksik etmeyin. Hoşça kalın, sevgi ile kalın.