
Mağusa:
Zaman zaman yazılarımızda değindiğimiz gibi,
Osmanlı döneminde şehir kentlerin kapılarından geçmek bir meseleydi.
Birçok kez yazdığımız gibi Hıristiyanların kente girişleri yasaklanmış ve girecek olanlar da izin almak durumundaydılar.
Ama bu yasak bir müddet devam edecekti.
Daha sonraları yasağın kaldırıldığı ancak hayvan üzerinde girişlerin yasaklandığı anlaşılıyor.
Alexander Drummond da böyle yapmıştı.
1745 yılında adaya geldiğinde Kıbrıs’ta yapacağı gezi planına göre önce Mağusa’yı ziyaret edecekti.
Bu çerçevede binek hayvanları hazırlanır ve yolculuk başlar.
Drummond Mağusa kapısına geldiğinde zaten zor yaptığı yolculuktan neredeyse bitkin haldedir.
O haldeyken hayvanından inip kapıdan yaya olarak geçmek zorunda kalır.
Kıbrıs’la ilgili yazdığı yazılarda bu durumu şöyle anlatır yazar:
“Şehre, önce bir taş köprüden ve sonra da geniş ve derin hendeğin üstüne kurulmuş, indirilip kaldırılabilen tahta bir köprüden geçerek girdik. Tahta köprü, kuşatmada katledilenlerin kafatasları ile örtülüydü ve diğerleri de bomba kovanları ile döşenmişti.”
Demek, Osmanlı, kafataslarını tahta köprüye dekore etmişti!
…
Kuşkusuz Mağusa’ya ilk girişte göze çarpan yapılar surlardır. Adı geçen yazar da surların durumuna değinir ve şöyle der: “Surların durumu şimdi çok kötü durumdaydı. Altı veya sekiz tanesinin kurulu ve çalışır halde olduğu birkaç topun dışında, mükemmel bir şekilde tunçtan yapılmış topların tümü götürülmüştür.”
Mağusa surlar içini gezmeye başlayan yazarın gözüne ilk çarpan yapı kuşkusuz St. Nikolas Kilisesi (Lala Mustafa Paşa Camii)’dir. Kilisenin minareleri (!) çoktan eklendiğinden, kiliseden dönme cami ortalık yerde göğe doğru yükselmektedir.
O yıllarda Kıbrıs’ta bir deprem olmuş (1735), budan kilise de zarar görmüş hatta birçok insan bu depremde can vermişti.
Konu hakkında bilgi edindiği anlaşılan Drummond bu konu hakkında şunları söyler: “Camiye dönüştürülmüş olan Sancta Sophia Katedral Kilisesi (St. Nicolas Kilisesi), içine doğru yıkılmış ve deprem olurken dua etmekte olan iki yüzden fazla Türk’ü yıkıntıları arasında gömmüştür.”
…
Yazar bu ziyaretinde Lüzinyan ve Venedik döneminden kalma yapıları inceler, onların mimari tarzları hakkında bilgiler verir. (Bekir Paşa Su Kemerleri hakkında da geniş bilgiler vermişti Drummond. Bu konuyu ilgili yazılarımızda ele almıştık).
Mağusa’yı ziyaret etmeye değer görmediği anlaşılan Drummand “Mağusa ile ilgili söyleyeceklerimin hepsi bu kadar olduğundan, siz kolayca, onu görmek için katlandığım eziyete değmez olduğu fikrine sahip olacaksınız” diye yazar.
…
Alexander Drummond 1700’lerin ortasına doğru geldiği Kıbrıs’ın o günkü yönetim şekli, bu yönetimde yer alan bürokrasinin özellikleri ve ekonomisi hakkında geniş bilgiler verir.
Yazara göre o dönemlerde ada nüfusu 200 Bindir. Bunun 50 Bin kadarı Rum, 150 Bin kadarı Türk’tür.
…

Larnaka:
Biz bu yazımızda yazarın kentler hakkındaki görüşlerine yer veriyoruz.
Mağusa’dan sonra Larnaka’ya giden Drummond burada da hayal kırıklığına uğrar.
Gördüğü yerleşim birimlerinde evler tek katlı ve toprak damlıdır.
Yazar bunu deprem olayına yorar ve şunları kaydeder:
“Depremlerin ölümcül etkilerinden kurtulmak için bir kattan daha yüksek evler inşa etmemektedirler ve bu evler bir insanın düşündüğünden daha uzun zaman ayakta kalmaktadırlar. Mimarları, yapıcıları ve marangozları, bugüne kadar gelmiş geçmiş en kötü sanatkardırlar. Bir zamanlar sanatın ve bilimin bu denli mükemmelliğe ulaştığı bu ülkelerde hüküm sürmekte olan bilgisizliği görmek aynı oranda şaşırtıcı ve yürekler acısıdır; bilginin tohumları Avrupa ülkelerine bu ülkelerden dağılmıştır.”
Yazarın gördüğü çöküntü, geri kalmışlık karşısındaki hayal kırıklığı onu daha şiddetli şeyler söylemesine iter ve “İnancıma göre, ispat etmeyi göze alabilirim ki, bütün Osmanlı imparatorluğu içinde bir tane bile yaratıcı sanatkar veya bilgili bir insan olduğu söylenen bir tek kişi bile yoktur”
der.
Yazarın kızgınlıkla söyledikleri abartılı gelse de, günümüzde bile bu tür örneklerin bolca olduğuna tanık oldukça, ona hak vermemek elde değildir.
Söz gelimi, günümüzde gerçekten hangi yaratıcılıktan, hangi sanatkarlardan, hangi mimari dehadan v.b.g bahsedilebilir ki?

…
Lefkoşa:
Kıbrıs’ın başkenti her zaman olduğu gibi o dönemde de Lefkoşa’ydı.
Yazar Lefkoşa’nın “hoş bir ovanın içinde” yer aldığını söyler.
Lefkoşa Trodos ile Beşparmakların arasında yer alan bir yerleşim yeridir.
Çevresi sağlam surlarla kaplıdır.
Ancak yazar buraya geldiğinde surların bakımsız olduğunu görür ve “maalesef tümü de Türklerin miskince ihmallerinden ve anlaşılması güç bir şekilde kendilerini güvende hissetmelerinden dolayı harabe halini almıştır” demekten kendini alamaz.
Drummond Lefkoşa’ya girerken muhtemelen hayvanının üzerinden inerek kapılardan geçmiştir, Mağusa’da olduğu gibi.
Çok uzun yıllar, yüzyıllarca, ve diyebiliriz ki 20. yüzyılın son çeyreğine kadar Lefkoşa kenti uzaktan seyredildiğinde, başta Ayasofya olmak üzere göğe doğru yükselen kiliseler, servi ve çam ağaçları ve onların gölgesindeki yapılar seçilebilmekteydi. (En azından birçok yerinden).
Bu tablolara müsait görüntü günümüzde tamamen ortadan kalkmıştır.
Drummond Lefkoşa’nın nüfusunu az bulur ve şunları kaydeder:
“Çok fazla nüfusu yoktur; bu durumu, güzel ve hoş görünümüne borçludur; bu nüfus eksikliği, şehrin içinde portakal, limon, servi, dut, zeytin ve badem ağaçları ekili çok sayıda bahçenin olmasına yol açmaktadır.”
Bu saptama hemen her gezginin eserinde görülmektedir.
Yakın geçmiş zamanlara kadar Lefkoşa içinde birçok bahçenin olduğu biliniyor.
Gerçekten de nüfus hareketleri ve diğer etkenler bu güzelliğin ortadan kalkmasına neden olmuştur.
İzlenimlerini ele aldığımız yazar, belli ki surların üzerinde yürüyüşe çıkmış, kenti o surlar üzerinden gözlemlemiştir.
Lefkoşa bahçelerine değinen Drummond “Surların üstünde yürüyünce insanın gözüne çok hoş gelen enfes bir çeşitlilik ortaya koymaktadır” der.
Drummond daha sonra şehir hakkında şunları söyler:
“Adadaki tüm Venedik asilleri bu şehirde ikamet etmiştir. Bu nedenle de Türklerin içinde yaşamaları için tamir edilmiş binaların kalıntılarından ve terk edilmiş haldeki diğer yapıların yıkıntılarından, şehrin, zamanında çok mükemmel bir şekilde inşa edilmiş olduğu anlaşılmaktadır.”
Yazar, Lefkoşa’nın “mükemmel” bir şehir olduğunu yıkık dökük, terk edilmiş, virana çevrilmiş yapılardan anlıyor.
Bundan da anlaşılan, 1571 fethinden 200 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen Osmanlı yönetimi bulunduğu şehirlerin yapılandırılmasına istenildiği gibi önem vermemiştir.
Nitekim bu durum İngilizlerin adaya gelmesine kadar sürecek, Lefkoşa’nın orta yerindeki Lüzinyan Sarayı bile köhne bir yapı halini alacak ve kaderi yıkılmak olacaktı.
…
(Yazımızdaki alıntılar, Excerpta Cpria (Kıbrıs Alıntıları)’yı Tükçe’ye çeviren Prof. Dr. Ata Atun’un “Milat Öncesinden Günümüze Kıbrıs Tarihi Üzerine Belgeler (Cilt 3)” adlı eserinden aktarılmıştır).
































