Köşe Yazarları

Türkü Gibi Bir Şeydi…

Bir türkü eser dururdu sokak sokak, dal dal, yaprak yaprak.

Estikçe pencerelerden evlere girer çıkar, kulaktan kulağa, dilden dile dolanırdı.

Böyle ağustos zamanlarıydı alacakaranlık basmadan serinlerdi ortalık ki çok geçmeden basacak, yarı aydınlık lacivert bir tül çekilecekti kentin üzerine sanki o ne karanlık ne aydınlığı tutar gibi elleriniz…

Musalla tabyasında loş ışıklar yanardı, akşamın türküsü meyhanelerden yükselen türkülere karışırdı, surların sarı taşları serine hasretti zaten.

“Lefkoşa” denilen bir yerdi, narenciye çiçeklerinin buram buram koktuğu akşamlarda, nasıl anlatsam her evde nar, mersin,  portakal, mandarin, yasemin, ful ve Pakistan geceleri sulandıkça tekmil her yer bu kokulara gömülürdü…

Sterlinin, doların ya da bilmem hangi paranın hesabı yapılmazdı, kim bilirdi böyle şeyleri, yaşamak bir ağaç dalında sallanan yaprak gibiydi ha düştü ha düşecek fakat kim bunun farkındaydı.

Patates de, börülce de, fasulye de, zeytin de ve her türlü meyve sebze de herkese yeterdi, her şey tadındaydı, öyle yıllardı.

Ne yastık altında para vardı, ne yastık altındakilere göz koyan, ne bankalarda para tutan…

Bir pastanede kazandibi yemek, fıstıkçıdan bir hartuç fıstık almak, serin ağustos akşamlarında bir bahçede oturup muhabbet etmek, uyarsa sinemaya gitmek yeterliydi.

Bandabuliya’daki bananacı da memnundu hayatından, Arasta’daki bezirgancı da, bakkal da, kunduracı da.

Gün gelecek her şey bozulacak, o tezgahlar ve dükkanlar kapanacaktı fakat zaman henüz o zaman değildi…

Rüzgar türkü olur eserdi ağustos gecelerinde, sanki mavi olur eserdi, bazan da loş lambalar gibi saman sarısı; türkü gibi bir şeydi.

Adı Şeher’di, Lefkoşa’ydı bu kentin ki çevresi surlarla çevrili burçları kimi zaman yasemin yapraklarını, kimi zaman portakal yapraklarını andırır gibiydi; çok büyük kocaman bir ev gibiydi, herkes aynı evde oturur gibiydi, yüzü aya dönüktü ve güneşe ama aslında sevgilinin bileğine giydirilmiş altın bir bileziğe benzerdi…

O kocaman evde yaşayanlar aslında hayatın hep böyle sürüp gideceğini sanmaktaydılar, her şeye rağmen bahtiyardılar, ne hırsları vardı ne kıskançlıkları, ne biri diğerinin önüne geçmeye heveslenirdi ne diğeri birinin ardına düşmeye; bir sevdaydı yaşamak hele de ağustos akşamlarında, sinemaya gidip sinemadan çıkar gibiydi hayat…

Bir mektup kadar kısa olabileceğini kim düşünebilirdi…

O günleri görüp yaşayanlar, böyle günlere kahretmekte kim bilir…

Dediğimiz gibi yaşamak bir ağaç dalında sallanan yaprak gibiydi ha düştü ha düşecek, yoksa tutunmaz mıydı o günlere, kim bilebilirdi bu yarınsız günleri…

 

Daha Fazla Göster



İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı