Köşe Yazarları

TÜRKİYE VE RUM-YUNANİSTAN POLİTİKALARI ARASINDA KKTC’NİN KADER YOLCULUĞU






Bütün olay 1960’lardan beridir yaşadığımız “aynı olaydır!” Bazen kanlı bazen siyasi! Bazen çok acılı!
Kısaca ne zaman Türkiye kendi içinde şu veya bu nedenle zafiyete düşüp karışıklık yaşasa, Rum Yunan ikilisinin akıllarından söküp atamadıkları o bildiğimiz “hevesleri” depreşiyor! Ölçüsü ile dozu da yine Türkiye’deki krizlerin küçüklük ve büyüklüklerine göre değişiyor!
Nitekim bu sonuncusunu biraz kocaman tuttular! Çünkü Türkiye, Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile birlikte yeni bir kanala geçerken huzursuzluğu ayan beyan görünüyor. Öte yandan ekonomisi sinyal veriyor. AKP bünyesindeki “üç dönemden fazla görevde kalınamaz” kuralı ilk kez çalıştırılırken, milletvekilleri ve Bakanlar saflarında dışa yansıtmak istemedikleri hoşnutsuzluk yaşanıyor!
ASIL BÜYÜK OLAY: Türkiye Dışişleri Bakanı Davutoğlu göreve “büyük düşünce” ile başladıydı. Tutun ki Osmanlı’ya Orta Doğu’da yeniden itibar kazandıracak, iadesini sağlayacaktı. Oldu da. Türkiye bir anda Orta Doğu’daki Müslüman ülkelerin baş tacı durumuna geldi. Erdoğan hemen her ülkede saygılar sevgilerle sarmalandı.
Fakat yine Davutoğlu ve Erdoğan politikası sonucunda, kendini ilk kez Ortadoğu’ya kabul ettirip itibar kazanan Türkiye; bu başarısını sindiremedi! Yığınla siyasi acemilikler yaparak kendisinden hoşlanılmayan o eski Türkiye oluşa döndü!

Bu başarısız politikası nedeniyle Türkiye iki büyük darbe yerken iki de büyük yara aldı:
BİR: Orta Doğu’ya yaklaşırken AB’ye sırt döndü. Bu nedenle AB ile ilişkilerini dumura uğratırken Almanya, Fransa gibi ülkelerle de kavgalı durumlara düştü!
İKİ: AB’den uzaklaşırken kaybettiği siyasi prestijini Orta Doğu politikası ile kazanan Türkiye, bu kez de başta İsrail ve Suriye olmak üzere Orta Doğu ve Afrika’nın Kuzeyindeki ülkelerle tartışarak karıştırarak berbat etti!
Ve ne oldu? İki cami arasında kalan “bî’namaz!” Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamadan hareket kabiliyetini yitirerek siyasi kısırlığa düştü!
BUNLARI ANASTASIADIS DE GÖRÜYOR: Gördüğü için bir yandan AB’yi Masaya oturtup müdahil duruma getirmek için çaba harcarken, öte yandan Türkiye ile arası açık İsrail’le can ciğer kuzu dolması haline geliyor! Mısır’la anlaşmalar yapıyor! Amerika’yı bile adaya kadar getirip destek arıyor. Güney’i uzaktaki Rusya’ya açıyor! Ve tabi ki sürekli çitayı yükseltiyor! Bu siyasi çıkışlarını da Doğu Akdeniz’deki adına karşın, henüz varlığı görülmeyen gazına bağlıyor!
Bu nedenle Anastasiadis’in Maraş’ın ardından Güzelyurt’un yanı sıra Boğaziçi ve etrafındaki dört köyün daha peşin peşin iadesini gündeme sokmasına şaşmıyoruz! Çünkü Türkiye bu tip arsızlıklarla saçmalıklara bile şu sıralarda dönüp bakacak, cevap verecek rahatlıkta değildir. Ne AB’ye çatacak siyasi ortam kalmıştır ne de Orta Doğu’da prestij!
ANCAK: Erdoğan açıkladı. İlk yurt dışı ziyaretini Kıbrıs’a yapacaktır. Zannedersem sadece bu siyasi jest bile Rum’un yeniden stratejisini gözden geçirmesini zorlayacaktır! Şu nedenle:
Türkiye için demek oluyor ki KKTC hâlâ ulusal dava konumundadır. “Hâlâ” kelimesi fazladır diyeceğiz de bir yandan da ayni Türkiye için “müzakerelerin” devamı ve çözümü öncelikli tercihtir. O tercihin içinde de başlığı “Tek egemenliğe dayalı, tek uluslar arası kimlikli, tek yurttaşlı bir Federal Kıbrıs Cumhuriyeti” kabulü vardır!
Anastasiadis “tek egemenliği” çantada keklik biliyor, üzerine ödün üstüne ödün yığıyor!
Doğrusu, yakında resmen Cumhurbaşkanı olacak ve tüm Türkiye’nin kaderini Başkanlığında yüklenecek Erdoğan’ın Kıbrıs sorununu nasıl çözeceğini çok merak ediyoruz!               
**********     
İŞÇİNİN KADERİDİR: HER ZAMAN MAĞDUR OLMAK ZORUNDADIR! (ADALET MİDİR BU?)

Bakın önce prensibi ortaya koyalım: “Nerede çalışırsa çalışsın. Yıllardır çalışan insanın aldığı maaşı şu veya bu bahaneye uydurularak “kesintiye” uğratılamaz!
Kıbrıs Türk halkı bu nedenle değil ama “dolaylısı” olan “döviz oynamalarından” kaynaklı enflasyonlardan çok çekmiştir! Ya maaşı döviz kurları karşısında bir gecede toprak olmuştur, yahut borçları katmer katmer katlanarak ödeyemeyeceği kadar artmıştır!
İnsanlar yaşarken elbette ki ceplerindeki para oranında yaşarlar. Ancak bankalar çoğaldı, kredi vermek için yarışıyorlar! Ticaret erbabı da arabasından cep telefonlarına kadar ithal ettiği ürününü satmak için uğraşmakta!
Öte yandan: “Kredi kartları” yarışları da vardır! Bankalar insanları kredi kartları ile donatmakta, ticaret erbabı da o kredi kartları ile yapılacak alışverişlerden en çok payı almak için elinden geleni yapmaktadır!
SİRKÜLASYON DEVAM EDİYOR! KKTC’de paranın dönüşümü yahut sirkülasyonu böyledir! Tabi alınamayan vergilerden söz etmiyoruz! “Kara para yok” diyorlar ama buna karşılık Orta okullara kadar düşmüş “uyuşturucular, bonzailer falan var!” Hangi para ile ülkeye sokuldukları belli değil! Casinolardan sual etmiyoruz, çapımızı aşar!
Her neyse sözümüz ve sazımız şunu çalıp söylemekte: “Her şeye karşın TC’nin paraları ile tekerliği döndürüyoruz. Ancak dikkat etmemiz gerekir. Bir gün TC dara girerse biz burada yerin altına gireriz!

VE BAŞA DÖNÜYORUZ: Ne diyorduk? Yıllarca ödenen maaşı “kesintiye” uğratmak yanlıştır. Nedenini de “sabit ücretlilerin” Bankalar, Kredi Kartları ve Ticaret erbabı üçgeni içinde sıkışıp kalmalarıdır. Kısaca sabit ücretli “borçla” yaşar!
Dolayısıyla 2011’den beridir aldığı maaşına karşın eğer “haksız yere buna ek olarak yan ödenek de alıyor” gerekçesi ile çalışanın maaşından kesinti yaparsanız o “çalışanı” sefalete mahkûm edersiniz! Üstelik Allah vardır! Sizin belki “kanun” olduğu için hesabı sorulamayan bu tip kesintileri yaptırmak hakkınız vardır. Ancak mahkeme’i küpra’da hesap vermekten kurtulamazsınız!
ŞİMDİ OLAYA DÖNELİM: Bir süre önce Sayıştay belediye ve kurumlara gönderdiği genelgeyle 2011 yılından sonra “Tek Sosyal Güvenlik Sistemi Yasası” kapsamında olanların asli maaşları ile 13. maaşları dışında maaş alamayacaklarını bildirdi.”
Mağusa Belediyesi’nde bu kapsamda olan 75 kişi Oktay Kayalp döneminde asgari ücretlerine ek ‘yan ödenek’ alıyorlardı. Şimdi bu “400 liralık ödenekleri mevcut yasaya göre kesilmelidir” hükmü çıkıyor. Tabii sendikalar devreye giriyor, eylemler yapılıyor falan…
Bir kere şunu yazalım: Sendikaların “Göç Yasası” dedikleri “Tek Sosyal Güvenlik Yasası” anomaliler yaratmaya devam ediyor. Yasayı becerip yaptık ama uygulama safhasında sorun haline getirdik! Mesela üniversite mezunu bir genci özel sektörde asgari ücrete mahkûm bir muhtac’ı dide durumuna düşürürken; devlet kademelerinde göreve yeni başlayan bir doktora yahut öğretmene hiç de şık olmayan ve meslekleri ile bağdaşmayan “maaşlar bağladık!”
Kaldı ki bir sorun da şimdilerde Sayıştay’ın uyarma hakkında devreye girmek zorunda kalması ile ortaya çıkan “yan ödenekler” sorunu oldu!
Kısaca 2011’de alkışladığım ve “devlet kedi olalı beri bir fare tuttu” dediğim bizim anlı şanlı Tek Sosyal Güvenlik Sistemimiz” belli ki iyi hazırlanmadı nitekim şimdilerde baş ağrıtırken “her zaman haklı olması gereken işçiyi” de bir kez daha, “işçi olduğu için mağdur duruma düşürdü!”
Tabii eklemeliyim: Mağusa Belediyesi’nde mağdur olanların maaşları Oktay Kayalp’in himmeti ile mesela şu rakamlara ulaşıyordu: “Bin 900 TL, bin 920 TL.” Ayrıca “Bayramlık ödemeleri,” “Elbise paraları,” “Kıdem tazminatları” vardı. Bunlar kaldırıldı, artı Maaşları da ortalama Bin 600’e falan düştü…
Hatırlatayım: Memlekette bu maaşı bile alamayan binlerce asgari ücret mahkûmu vardır! Üniversite mezunları vardır! Fakat sendikaların dişleri özel sektörü kesmediğinden bütün fiyakalarını devlet ve özerk kurumlar üzerinden yapmaktadırlar! Hem kolay hem de saltanatlı olduğu için!








Başa dön tuşu