Trafik, kendini unutmamıza fırsat vermeden ezeli sorunlarımızdan biri olmayı sürdürüyor. Özellikle trafik kazaları ve bu şekilde kaybettiğimiz insan sayısının giderek artması hepimizi derinden üzüyor. Bunca zamandır söz konusu kazaların sebeplerine ve önlenmesine dair uzmanlarca birçok rapor hazırlanmış ve paylaşılmıştır. Maalesef tıpkı diğer sorunlarımızda olduğu gibi trafik konusunda da ilgililer, gerek hareketlenmelerini kısıtlayan hantal bürokrasiye takılmalarından, gerekse iradelerini tam anlamıyla ortaya koyamamalarından çözüm sağlayamamaktadırlar.
.jpg)
En basit trafik kuralı olan araçların ruhsatlandırılması ve sigortalanması konusunda dahi sıkıntı yaşandığını, araçların yüzde elliye yakın oranda bu işlemi yapmadan trafikte dolaştığını, yakın zamanda ilgililerin açıklamış olması olayın vahamet boyutunu ortaya koymaktadır.
Hele hele bu ara en çok mercek altına alınan Kiralık araçlarda bu oranın çok daha yüksek olduğunu bilmek iyice rahatsızlık vericidir. İsmi lazım değil, geçenlerde araba kiralama şirketi olan bir arkadaşımla bu konuyu konuştum. Konuşma sırasında bu dost bana, otuz tane kiralık arabası olduğunu hiçbirinin muayene ve yol ruhsat belgesinin olmadığını söyledi. Kendisini tanırım. sorumluluktan kaçacak, aymazlık yapacak bir tip değildir. Bu nedenle itirafını garipsedim. Garipseyince de sorgulamayı derinleştirme ihtiyacı duydum.
Kendisine “Sen bu vergi işlerinden kaçacak adam değilsin. Neden yükümlülüklerini yerine getirmedin?” diye sordum. Acı acı gülümsedi. “ Getirmedim değil. Getiremedim. Getirmem de mümkün değil” dedi. Ben bir o kadar daha şaşırdım. “Neden?” diye sormama gerek kalmadan o anlatmaya başladı:
“Bak doktorum, etraf coğrafyada savaş, tüm dünya da ekonomik kriz derken, bize de bir yansıması oldu. Memlekete gelen kaliteli, araba kiralayıp gezen turist sayısı azaldı. Eski işler yok artık. Hâl böyle olunca sayısı çok olan benzer işletmeler, fiyatı düşürdüler. Kârdan vazgeçtiler günü kurtarmaya çalıştılar. Şimdi sen bana bununla ruhsatın ne alakası var diyeceksin? Kazanmıyoruz ki ödeyelim. Devlette hiç yardımcı olmuyor” diye yakınmaya başladı.
.jpg)
Kiralık araba işletmecisi arkadaşım kendisinden ayrıca, otuz araba için yılda otuz bin liraya yakın parayı bir defada ödemesinin istendiğini, oysa bu parayı bir defada ödemesinin mümkün olmadığını söyledi. Çok az araba kiralama işletmesinin böyle miktarlarda parayı tek bir defada ödemesinin mümkün olacağını da ekledi.
Benim huyumdur. Şikâyet edene çareyi de sorarım…
Ona da sordum. Cevabı kısa ve netti. “Taksitlendirme” dedi. “ Benim bir yıl içinde otuz bin lira mı ödemem gerek? Bunu yıl içinde aylara bölerek ödemem yönünde kolaylığını sağlasalar, hem devlet parasını almış olur hem de ben vergi mükellefiyetimi yerine getirmiş olurdum”
Aklıma yattı aslında. Hele hele bu uygulamanın geçmiş dönemlerde yapıldığını söyleyince, şimdiki yetkililerin kulağına kar suyu kaçıralım dedim. Bu işletmecinin sorun karşısındaki önerisi dikkate alınacak gibiyse, en azından trafik kaosunu yaratan problemlerden biri ortadan kaldırılabilir diye düşündüm.
Büyük problemlerin içine dalıp çıkamamanın verdiği moral motivasyon bozukluğu, küçük sorunların pratik çözümleri ile giderilebilir. Unutmamak lazım ki ayrıntılar önemlidir…
Bizden iletmesi…
VE ŞİİR
Bu hafta ki “ve şiir” köşemde Tamer Öncül’ü konuk ediyorum:
Deniz Sevişmeleri
I
Buğulanmış balık tadındadır akşamları deniz.
Solumaya kalkarım yakamozlu dumanını,
köpük köpük rakı dolar camlanan gözlerime
Zorba Kuzey Rüzgarları’nın sunduğu…
Arsızca sarılıp yatarım, soluk soluğa
doyumsuz sarı tenine kızgın kumsalın.
Tuzlu sıcak kollarına bırakırım
yangına düşmüş yalnız bedenimi,
ve o kural bilmez serseri ruhumu…
II
Çapkın yıldızlarla muzip ay seyre çıkar
tırmanıp doludizgin, karanlık tepelere…
Dalgalarla oynaşır,
tuzlu öpücükler serperim
ateşli akşamlar yorgunu tenine
sevişirim, köpük köpük ter içinde…
Karnı inip kalktıkça
sertleşir kayaları dip sarhoşu denizin,
midyelerin dudakları pörsür
hoyrat öpüşmelerden
aşkın ateşiyle çıldırır yakamozlar…
III
Süzülür sessizce sesler
uzayıp giden sevişmelerden.
Hep seni hissettiren
ılık, mavi bir soluk salınır
kayalardan soyunmuş suretinde.
Kuluçkadan uyanır kumsal
telaşla suya taşır yavrularını.
Kuru yosunlara kazınır ayak izleri
– o büyük günahın kanıtları-
derin, ıslak ve tuz kokulu.
Ve sen gidersin,
derin bir hüznü sürükler
geride bıraktığın gözlerin…
Defnelerle örtülür ayak izleri…
IV
Erkenci kuşlar yıkar düşlerin sınırsız evrenini
ve sen gelirsin… utanç mavisi gülüşünü
saklayıp, telaşla karalanmış yüzünde.
Ve sen gelirsin yeniden
renkleri solmuş o soğuk yaz sabahının
ıssızlığını yıkarak küçük ayaklarınla…
-umarsız, çıplak ve utangaç-.
Saçlarında danseden, yosun kokulu
hırçın okyanusları sürüp tenime
süzülüp geçersin bir balık gibi,
bilerek atlayıp GÜNAYDIN’ı
öpülmüş dalgalara dalarsın…
Arkada
şaşkın gözleri patlak böcekler
çökmüş umutlarıyla yalnız bir adam
ve bozulmuş ayak izlerine karışan
Düş Kaleleri…
V
Terkedilmiş yüreklerin, titrek
sahipsiz elleriyle boğulurken yalnızlık
sen dalganı geçersin,
aşkın yüceliğini konuşurken balıklar…
“Suyun kutsallığı ve asaleti var bende
duru ve dokunulmazım.Yıllanmış şarap
ve yosun kokulu saçlarım büyüler
evreni…Vurgun yer yüzümü gören,
ulaşılmazım karanlık derinlikte…
Güneş, davetkar ışıklarıyla geçip gider
uğramadan çürümüş bedenine.
Batık hayal gemine zincirleyip kendini
köleliği seçersin sen;
kulelerine kimsenin ulaşamayacağı
o kasvetli, baykuş yuvası kalende…
IV
Dalgaların sessizliğini kıran
çığlıklar birikmiş gözlerine
yaşanmamış nefreti aşkların özlemi
ve kavgaların umarsız yorgunluğu akar
oyalı mendilleri yırtarak
okşanmamış memelernin vadisinden…
Akar, tuzlu çağlayanları keşfedilmemiş
ören kaya mezarlarına
-kapılarını ahtapotların tuttuğu-,
Kurur dudakları balıkçıl öpüşlerin…
Sen ordasın, mercanlar gibi biriktirip
korkunç yalnızlığını,
kendi yüreğine zincirlenmiş forsa…
VII
Hayali sevişmelerden yorgun
koyu bir dulluk çökmüş omuzlarına…
Derin akıntıların kara kırbaçlarıyla yontulmuş
heykel kalçalarından bacaklarına akar,
zamanın kirlenmiş kanı… Akar
büyülü sancısı dindirilmemiş tapınaklarına
papaz balıklarının sakal büyüttüğü
izbe manastırına…
Kurur dudakları balıkçıl öpüşlerin…
Sen ordasın…
Tek kişilik santranç tahtanda
yalnız kalmış bir şah kadar mağrur,
çaresiz… ve gözlerin yukarda…
VIII
Yüzün arınmış jestlerden, mimiklerden
yüreğin çıplak aşklardan, sevgilerden…
Dilin kurumuş, şişmiş…
Denizin çekilmiş, çölleşmiş tenin…
Yolun sonundasın, hiç yürünmemiş…
Vahalarında seviştiğin o serap kent
çoktan gömülmüş kumlara…
Farkındasın tüm bunların: Deniz bitti…
Karaya oturdu, “korsanlar”dan kurtardığın
mücevher gemin, ışıltılarıyla tutuşan
beyaz yelkenini kanatıp…
Yırtık bileklerinden akıyor
batan ömrün lekeleri… Akıyor
yıldızlar, kayıp ayaklarının altından
– yılan balıkları kadar kaygan-…
Orda,
– Büyük Ayı’ya kapanıp kalan-
kimsin,
kimsin sen ey yıldızların kölesi…
ANLAYAMADIKLARIM
Kaymakam Hanım, ikaz etmiş. Beş resmi yazı yazmış. Her yazısında adeta yalvarmış. “Burada tehlike var, gelin düzeltin” demiş. Ama kimse aldırmamış. Sonra da olanlar olmuş. Yok. Ben bunu mümkünü yok anlayamam…
































