Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Poli

O toprak kumbaralar çoktan kırıldı

Bir zamanlar her şey yerli yerindeydi. Ta ki memlekete adeta bir meteor düşüne kadar. Ve birden kirlendi dünya. Kapılar kapandı ardı ardına…

…………………………………………………………………………………………………………………………….

Terzi ustası dikiş makinesinin başında,

Dudaklarının arasında iplik tutmuş,

Ayakları bir manken edası ile ayakçaya uzanmış,

Etekleri diz üstü,

Gümüş renkli yüksükler parmaklarda,

Makinenin ayakçası vuruldukça ritmik sesler çkarmakta.

Terzi çırağı kızların kimisi büyükçe bir masada kumaş biçer,

Kimisi kumaşın üzerine model çizer,

Kimisi de makasla birşeyler kesmekte,

Her ayakçaya vurulduğunda dikiş makinesinden ritmik sesler çıkmakta,

Ki o sesler o makineden gayrı hiçbir yerde yoktur.

Köşede ahşap bir radyo herkesin duyacağı kadar sesi açık,

Usta ve çıraklar işlerini yaparken,

Bir yandan da “Arkası Yarın” adlı radyo piyesi dnlenmekte dikkatle.

O sesler, o dönemleri yaşayan herkesin kulaklarında çınlamaktadır…

mehmetaliler

Kadın terziler mesleklerini genellikle evlerinde yaparlardı,

Erkek terziler gibi terzihaneleri yoktu.

Bir ev haliydi.

Müşteriler salona alınır,

Boy aynalarında elbise provaları yapılır,

Çay kahve ile birlikte sohbet edilirdi.

Terziye gelen çırak kızlar da bir gün usta olacaklar ve bu mesleği yapacaklardı…

lefkosa-4

Alışkanlıklar ya da hayata bakış açısı bugünki gibi değildi.

Çocuklar henüz ilkokulda iken,

Yaz tatillerinde bir meslek öğrensinler diye,

Ya kunduracı yanına, ya bir terzi yanına, ya da bir bakkala çırak verilirlerdi,

Hatta gazete ve dergi satmakta bunların arasındaydı.

Hem iş hayatı öğrenilirdi, hem cep harçlığı çıkarılırdı…

Çamurdan yapılmış toprak kumbaralar henüz küçük yaşlarda tasarruf bilincini aşılamak içindi.

Herkesin evinde o kumbaralardan vardı.

Bu kumbaralarda harçlıklarından artırdıkları paraları biriktirirdi çocuklar.

Ancak toprak kumbaraların açılıp kapanan yerleri yoktu.

Üst kısmında bişr çifte şilini sığacak genişliğinde çizgi şeklinde bir delik vardı.

Para atıldı mı, onu almanın yolu ancak toprak kumbranın kırılması ile mümkün olurdu.

Lakin, açıkgöz çocuklar, küçük bir makas ile kumbara ağzından madeni paraları kaydırıp dışarıya çıkarmakta beceri gösterdikleri olurdu…

lefkosa

O kumbaralar ne güzeldi…

Hayat böye öğrenilirdi…

İzci çocuklar yasemin satan çocuklar gibiydi.

Defter, kara kalem, silgi, penna, kalemtıraş gibi şeyler satardı çocuklar.

Satış, elış veriş ve hesap kitap öğrenilmesi için.

Onların cep telefonları, bilgisayarları hatta kol saatleri yoktu.

Fakat zamanları çoktu.

Hayat birdenbire bitip tükenmez, ağır geçerdi zaman.

İşte o ağır zamanlarda izci çocuklar en kalabalık yerlere giderlerdi.

Lefkoşa’da Çocuk Bahçesinin üzerinde bulunan kahvehaneler satış yapmak için iyi bir alandı.

Kaldırımlarda nargileleri ile kahvelerini içenlerin arasına dalan çocuklar, bir kutuya yerleştirdikleri satış malzemelerini satmak için çaba sarfederlerdi utangaç tavırlarla…

Mevsim kıştı,

Ortalık sisli puslu,

Bulutlar yere inmiş gibi,

Lefkoşa sokaklarında korku patrol gezmekte,

Olaylar yeni patlak vermiş,

Yarının ne olacağı belli değil,

Zaten hiçbir zaman belli olmamıştı,

Memleket o haldeyken Lefkoşa’da Atatürk İlkokulu’na giden çocuklara Amerikan sütü dağıtılmaktaydı.

Belki bayramlarda bir çift ayakkabı parası eder diye toprak kumbaralara para atan çocuklar o ilkokullu çocuklardı.

Henüz manivela ile çalışan arabalar yoldaydı,

Ve bisikletliler çoğunluktaydı,

Ve Lefkoşa’nın bildik yüzleri henüz hayattaydı.

Emperyalizmin sütü ile beslenenler,

Gün gelecek o yedi kollu canavara karşı çıkacaklardı ama ne çare…

Herşeye rağmen hayat güzeldi.

Mehmetaliler topluluğu düğünden düğüne koşar,

Aynalı yolları arşınlar,

Çoronik gelene geçene incitirdi.

Lefkoşa’da henüz herşey yerli yerindeydi.

Bir evin insanları,

Bir odanın eşyaları gibi.

Telli dolaplar, toprak su küpleri, ahşap radyolar, çeyiz sandıkları, siyah beyaz televizyonlar henüz atılmamıştı.

Kapı önlerini teneke saksılarda çiçekler süslerken,

Bisikletler evin uygun bir yerine konurdu.

Bedevi Pastenesi henüz yerindeydi,

Londra Pastanesi de.

Hamamlar da çalışır vaziyetteydi,

Kadınlara ayrı gün ve saat uygulanırdı.

Şamişici Abdullah Dayı’nın dükkanı açıktı,

Ahmet Becerikli de evinin panjurundan gelip geçenleri izlerdi Girne Kapısında.

O sıralarda tamburası kınında uyurdu…

Siyasi tartışmalar aynı tartışmalardı doğrusu değişen birşey yoktu.

Daha 1892 yılında yayınlanan Zaman gazetesi o yıllarda ada Türklerinin geri kalmışlığını yazıyor, “iktisat”a önem verilmesinin önemle üzerinde duruyordu.

Kıbrıs Türkünün geri kalmışlığı o dönemlerde de bir avuç aydın insanın derdi iken,

Onca yıl sonra 1960’lı yıllarda hâlâ “iktisat” meseleleri üzerinde duruluyor, Türklerin Rumlardan geri kalmışlığının nedenleri sıralanıyor, ancak bir türlü çare üretilemiyordu.

1962 yılında Cumhuriyet gazetesi 19 Şubat günü çıkan yayınında Zaman gazetesi gibi geri kalmışlığı ele alıyor ve “İktisaden kalkınmanın tek yolu planlı hareket” diye yazıyordu.

Tartışmalar aynıydı ve yine Türkiye’den yardım beklenmekteydi.

Öte yandan, 1952 yılında Abdi İpekçi İstanbul Ekspress gazetesinin Yazı İşleri Müdürüydü.

Mısır’dan dönüşünde Kıbrıs’a da uğrar ve dönemin liderlerinden M. Necati Özkan ile görüşür.

İstanbul’a dönüşünde şunları yazar:

“Lefkoşa’da Türkler arasında geçirdiğim birkaç gün zarfında bu arkadaşlarımızın anavatandan gelecek yardımı hasretle, iştiyakla beklediklerini farkettim. Ve yine farkettim ki, bu yardım onların hakikaten şiddetle hissettikleri bir şeydir. Zira Kıbrıs’taki Türk ekalliyeti Rumların beşte dört ekseriyeti karşısında iktisaden ezilmiş bir durumdadır. Onların, büyük bir kısımını haklı bulduğum dertlerini aksettirmeği bir vazife telakki ediyorum…” (Ahmet An, Kıbrıs Türk Toplumunun Geri Kalmışlığı (1892-1962), s,198.)

Diyeceğim,

Günümüzde de aynı meseleler tartışılmakta ve hayat yüzyılı aşkındır aynı meseleler üzerinde sürüp gitmektedir…

Her şey yerli yerindeydi ta ki adaya adeta büyük bir meteor düşüne kadar.

Okullar yerli yerindeydi,

Lefkoşa Türk Lisesi de, Kız Lisesi de yerindeydi onca yıl.

İlkokullar da bildik yerlerindeydi çarşı ve pazarlar da.

Ve gün geldi kirlendi her şey.

Ne okullar yerinde kaldı ne çarşı pazar.

Bütün kapılar kapandı birdenbire.

Pencerelerden sokağa bakan komşular yok artık.

Pirili ve bir ayak oynayan,

Hisar üstlerinde uçurtma uçuran çocuklar yok.

Ne penna satan izci çocuklar,

Ne o pastaneler bahçeler,

Ne kumbaralarda para biriktiren çocuklar…

O toprak kumbaralar çoktan kırıldı.