1591-1595 yılları arasında İstanbul’da yaşayan ve iyi bir gözlemci olan Bohemyalı Baron Wratislaw, “Anılar” adlı kitabında Türklerin camileri ne denli temiz tuttuklarını, Yeniçerilerin disiplinini ve Topkapı Sarayı’nda konukların nasıl ağırlandığını anlatır:
XXXXX
<<Türkler tapınaklarını inanılmayacak ölçüde temiz tutarlar: Bu gibi ibadet yerlerinde ne bir örümceğin ağ örmesine, ne de bir süprüntünün girmesine meydan vermezler. Bir Hıristiyan, ilgililerin iznini almadan o tapınağa giremez. Hele böyle yerlere bir köpeğin ya da herhangi bir hayvanın girmesine asla izin verilmez. İbadet için camiye girenler, ayakkabılarını çıkardıktan sonra, büyük bir alçakgönüllülük ve sessizlik içinde, bir yerde durarak Tanrı’ya kulluk ödevlerini yerine getirmeye başlarlar. …Bu arada, kimsenin cami içinde aşağı yukarı gezdiği, yanındakilerle konuştuğu görülmez, ancak dualar işitilir. Camilerin tabanı ya halılarla ya da hasırlarla örtülüdür. İbadet edenler, bunların üzerinde dinsel düzene uygun olarak dikilir, diz çöker, ya da bağdaş kurarlar.
<<Okuyucularımın müsaadeleriyle şunu söyleyeyim ki, bu kâfirler dinsel çaba bakımından Tanrı’nın ululuğu üstüne daha gerçek bilgileri olan ve bundan dolayı da gece gündüz yüce Tanrı’ya şükran borçlarını ödemeleri gereken biz Hıristiyanlardan daha ileridirler.>> (s. 34)
Türkler lüks evlerde oturmuyorlar
<<Şurası bir gerçektir ki, Türkler yaptırdıkları evlere o kadar para harcamıyorlar. Bununla beraber, bazı belli başlı kişiler, hamam, hastane (imaret) ve han yapımına çok para vermekte ve bunları gerçekten çok güzel bir biçimde yaptırmakta oldukları gibi bakım ve tutumları için de zengin gelir kaynakları sağlamakta ve vakfetmektedirler.
<<Evlere gelince, bütün bir gün kentin (İstanbul’un -BA) sokaklarında ve evlerinde güzellik görebilmek için boş yere aşağı yukarı dolaştık; hele sokakların darlığı, bazı evlerin güzelce olan görüntülerini de gidermektedir.>> (ss. 64-65)
Balıkçılık Rumlardan sorulur
<<Balıkçıların hemen hepsi Rum olup balık pişirme zanaatinde de gerçekten ustadırlar. Türkler, iyi pişirilmiş, temiz olduklarına inandıkları balıkları yemekten çekinmezler. Bununla beraber, balık sevgisi Türklerden çok, sonradan Müslüman olanlarda yani dönmelerde vardır. Bunun dışında, öz Türkler, kurbağa, salyangoz, kaplumbağa, ıstakoz ve buna benzer hayvanları yemek değil, bunlara el bile sürmezler.>> (s. 48)
Topkapı Sarayı’nda misafir ağırlamak
<<Bu sırada Elçi efendilerimiz paşalar tarafından yemeğe çağrıldılar ve ayrı bir odaya alındılar, masa çevresindeki sandalyelere oturarak yemek yediler. Türkler sandalyeye oturarak yemek yemeye alışkın değillerdir.
<<Elçilerin buyrukaltı olan bizleri de açık bir salona buyur edip güzel bir döşeme üzerinde yemek sundular. Fakat bize getirilmezden önce Osmanlı Hakanı’na nasıl yemek ulaştırıldığını görmek fırsatını elde ettim:
<<Önce kırmızı ipek giysiler içinde, başlarına yeniçerilerinkinden farklı, başın bir karış yukarısı altın işlemeli külahlar geçirmiş iki yüz kadar hademe mutfak ile Padişah’ın dairesi arasında bir sıra halinde yer alarak orada bulunanları bir baş eğmesiyle selâmladılar. Sonra birbirine yakın boyalı mankenler ya da heykeller gibi sessizce ayakta durdular. Yemek zamanı, mutfak kâhyası, aşçıbaşından aldığı bir porselen tabakla üzeri kapalı başka bir yemek kabını kendisine en yakın hademeye, o da yanındakine verdi. Böylece elden ele geçen yemek, Padişah’ın dairesine en yakın bulunan son hademeye ulaştı. Burada ise, başka mabeyinciler vardı. Yemekler bu kez onların ellerinden geçerek, sessiz sedasız Hünkâr’ın masasına vardı. Bu adamlardan birçoğu, paşaların ve elçilerin bulundukları daireye doğru aynı biçimde dizilmişlerdi. Yemekler, bunların ellerinden geçerek misafirlerin sofrasına getiriliyordu.
<<Onaltı kişi de yemekleri anlattığım biçimde, bizim önümüze getirerek, masa örtüsü yerine halıların üstüne yayılan son derece güzel işlenmiş acem meşini üzerine koydular. Yemeklerimiz kaynamış ve kızartılmış tavuk eti, pirinç çorbası, fırında pişmiş koyun eti, salata ve bizim alışık olmadığımız ve hoşumuza gitmeyen bazı sebze yemekleriydi. Kaşıklarımız boyalı tahtadan olup, sofrada bıçak ve şarap yoktu. İçimizden biri su içmek istediğinde, bir hademe belinde acem meşininden yapılma, gayda gibi şişirilmiş ve üzerinde gümüş yaldızlı borular bulunan bir kaptan gümüş taslara Arap şerbeti dedikleri şeker ve limonla yapılmış bir çeşit tatlı su akıtıyor ve misafirlere sunuyordu ki ben bu şerbeti pek sevdim. Yemek yarım saat kadar sürdü, sonra sofradan kalktık.>> (ss. 59-60)
Υeniçeriler nasıl eğitilir
<<İstanbul gezilerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri gücünün belkemiğini oluşturan Yeniçerilerin kışlasını da ziyaret ettik: Bu askerler kışlada büyük bir düzen ve temizlik içinde yaşıyorlar. Başlıca savunma ve saldırı silâhları olan tüfekler, kılıçlar, savaş baltaları gereği gibi silinip yağlanmış olup bez silâhlıklar içinde muhafaza ediliyor. Kışla alanında acemi oğlanlara her türlü savaş eğitimi yaptırılmaktadır. Yeniçerilerin bu sarayı Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethi şerefine, önceleri Hazreti Mesih’in havarilerinden Aziz Petro ve Pavlo kilisesinin bulunduğu yerde yaptırılan ilk camiden uzak değildir.>> (s. 69)
<<… Birçok Osmanlı devlet adamları ya çocukluklarında ya da gençliklerinde esir edilerek İslâm dinine geçirilmiş ve kendilerine İslâm terbiyesi verilmiş, yetiştirilmiş adamlardır. Bütün bu insanlar, Hıristiyan ana babadan gelme ve bunların birçoğu da Hıristiyanlar arasında ve Hıristiyan dininde bir süre yaşamış olmalarına karşın Hıristiyanlara karşı fazla bir şefkat ve dostluk göstermiyorlar. Hayret ve dikkat edilecek nokta, bütün bu yoldan gelme adamların devletin en yüksek yönetim makamlarında bulunmalarıdır.>> (s. 51)
<<Orada (Topkapı Sarayı’nın üçüncü avlusunda –BA) binlerce insan bulunmasına rağmen ne bir konuşma, ne bir fısıltı ve ne de oraya buraya gidip gelme gibi bir kıpırdanış vardı. Bu durum bizi şaşırtıyordu. Savaş alanlarında bu denli sert ve haşin olan yeniçerilerin, burada komutanlarına karşı, çocukların hocalarına karşı gösterdikleri saygıdan daha büyük ve derin bir saygı gösterdikleri görülüyordu. Sanki mermerden birer heykel gibiydiler.>> (s. 57)
































