Köşe Yazarları

Tamamlanmamış tablo gibi


Çöp araçlarının üstü açıktı, çöpler ise “çöp teneke” lerine konur, günü geldiğinde kapıönlerine çıkarılırdı.

Böyle olmasına rağmen hiçbir sokakta çöp kokusu olmazdı.

Çöpler sabahın erken saatlerinde toplanırdı; sokağa yakın evlerin odalarında çöpçülerin geldiği işitilirdi.

Çöpçülere “çöpçü” denmez “zibilci” denir, çöplere ise “zibil.”

Çöpçülere yakıştırılan bu isim onur kırıcıydı doğrusu ama ahali böyle bellemişti ta ağzından düşene kadar…

Zibil “süprüntü” ya da “gübre” demek.

Orhan Kabataş’ın “Kıbrıs Türkçesinin Etimolojik Sözlüğü” adlı kitabında, zibil’in XVI. Yüzyıl Anadolu Türkçesinde kullanıldığına dikkat çekilir…

Diyeceğim, çöpler erkenden toplanırdı ve Lefkoşa sokaklarında tek bir çöp kokusu duyulmazdı.

Günümüzdeki gibi değildi yani.

Günümüzde bırakın çöp kokularını, her tarafta lağım kokuları duyulmakta, hele de yağmur yağdı mı?

Ama konumuz bu değil…

Böyle mevsimlerde ilk yağmurlar düşerken şehrin rengi değişirdi.

Yakıcı güneşlerde solan renkler kendine gelir, yeşil yeşil gibi, mavi mavi gibi görünürdü ve Lefkoşa renklerine kavuştuğunda daha güzeldi.

Kiremitler, ağaçlar, kapılar, panjurlar, kiliseler, camiler… Her yer kendi rengine kavuşurdu böyle mevsimlerde.

Betonlaşmış bölgelerde mevsime göre bu renk ayrımını fark etmek mümkün değildir herhalde.

Ama Lefkoşa’nın kendine özgü yapılarında renklerin mevsime göre değiştiği fark edilebilirdi pek ala.

Demek istediğim, yaz mevsimlerinde Lefkoşa renkleri solmuş bir tablo gibiyken, sonbahar ve kış mevsimlerinde yeni bitmiş ve renkleri capcanlı bir tabloyu yansıtıyordu sanki…

Yağmurların sokaklara neşeli çocuklar gibi daldığı mevsimlerde insanlar da kendilerine gelirdi.

Yazdan kalma uyuşuk bedenler yerini canlılığa bırakırdı.

Çarşı pazar ve tekmil sokaklar ve okullar daha çok hareketlenirdi.

Kapıönlerine oturma mevsimi geçmiş olurdu ama kadınlar birbirlerinin evlerine daha sıklıkla gider gelir; evler daha çok hareketlenirdi…

En çok yağmurlu havalarda düşünürüm Lefkoşa’yı ve yağmurlar yağıp havalar adamakıllı serinlediğinde kendimi okul yolunda yürürken hissederim.

Yağmurun usulca yağdığı vakitlerde okul yolunu ağır adımlarla yaya tüketmek ne güzeldi.

Şemsiyesini kullananlar da olurdu, genellikle bunlar Kız Lisesi’ne giden öğrencilerdi.

Bir şemsiyenin altında üç kişinin sığındığı olurdu.

Dönemin modası öyle olduğundan saçlarını ütüleyip düzleştiren kimi erkek öğrencilerin de şemsiye kullanmaları şarttı!

Yokyoğum yağmurdan ıslanacak olan saçları bir anda kıvır kıvır haline gelebilirdi…

Yağmurlu zamanlarda dibelik tenhalaşmış cadde ve sokaklar tamamlanmamış bir resim gibiydi.

Keşke tamamlanmamış olarak kalsaydı, tamamlanmış hali günümüz gibiyse eğer…

 

 



Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı