Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Suyu kim yönetecek? Egemenlik “lafla” olmaz

Başbakan Ömer Kalyoncu da söyledi: Son söz bizim…

Elbette…
Türkiye “deney” olsun diye 1 milyar dolar harcamadı belli ki.
Bu ada insanı, yıllardır “su” çağırıyor.
“Ben çağırmadım” diyen olabilir.
“Alsın suyunu gitsin” diyen de olabilir.
Ancak, toplumun geneli, bu suyu istiyor.
Doğru zeminde bir ilişki dizayn edildiği zaman da, neden Türkiye’den su almayalım ki?

Fırtına koptu bile
Farkında mısınız?
Günlerdir, bir kaşık suda fırtına koparıyoruz…
Su konusu, eski siyasi alışkanlıklarla Türkiye ile horoz dövüşüne dönüştürüldü.
Halk da bu horoz dövüşünün tarafı yapılıyor.
Güney ile kuzey arasında sıkışıp kalan Kıbrıs Türkü varlığını sürdürebilmenin derdinde…
Kıbrıs Türk sağı güney ile ilişkilerimizde çok hassas. Müzakere süreçlerindeki tutumlarından bunu okumak mümkün…
Kıbrıs Türk solu ise özellikle çözüm öncesi dönemde Kıbrıs’ın kuzeyini Türkiye’nin değil Kıbrıslı Türklerin yönetmesi konusunda çok hassas.
Söylemler sertleşiyor haliyle…
Bu hassasiyet Türkiye Cumhuriyeti ile yürütülen tüm ortak politika ve projelerde kendini hissettiriyor.
Güney ile kuzey arasında sıkışıp kalan Kıbrıs Türkü’nün var olduğunu, bir varlık olarak kabul gördüğünü sürekli duyma ihtiyacı var.
Su konusundaki tartışmalar da aslında suyun yönetiminden ziyade aslında bu temel ihtiyaçtan doğuyor.

Nasıl yönetileceği belli
Lafı çok uzatmaya gerek yok.
Su konusunda Türkiye ile imzalanan ve iki ülkenin meclislerinde onaylanan bir çerçeve anlaşması var.
Bu anlaşmada iki “taraf” var.
Anlaşmaya imza atan “KKTC” taraflardan birisidir.
Doğal olarak da her anlaşmada olduğu gibi bu anlaşmada da “tarafların” yükümlülükleri yazıyor.
Tüm uluslararası boru hattı anlaşmalarında kullanılan dil ve yöntem bu anlaşmada var.
Bunu bilmek için “uluslar arası uzman” olmaya da gerek yok.
Projenin sağlıklı yürütülebilmesi için “tarafların” yükümlülükleri uyarınca üzerlerine düşen hukuki ve idari düzenlemelerden söz ediliyor doğal olarak.
Projenin gelinen aşamasında suyu Kıbrıs bacağında kimin yöneteceği de bu anlaşmaya göre çok nettir.
Bir başka deyişle, suyu kimin yöneteceği konusunda aslında bir kriz olmamalı…

Suyu KKTC yönetecek
“Ev sahibi hükümet” sıfatıyla KKTC hükümeti, proje kapsamında vergi düzenlemelerinden tutunuz da işlerin aksamadan yürütülmesi için ihtiyaç duyulabilecek her türlü anlaşmayı imzalama yetkisine sahiptir.
Bir başka deyişle, suyu, KKTC yönetecektir.
Anlaşma böyle söylüyor…
Sanki Türkiye bize su yönetimini özele devredelim diye baskı yapıyormuş izlenimi yaratıp yukarıda değindiğim “Kıbrıs Türkü’nün egemenlik sorunu” üzerinden halkın duygularıyla oynamanın kime ne faydası var?
Bu minvalde kimi siyasilerin ciddi bir sorumsuzluk örneği sergilediklerini düşünüyorum.
Ortada bir “yönetme” tartışması yoktur.

Krizin kaynağı nedir?
Peki, nedir iki ülke arasında bugünlerde yaşanmakta olan kriz?
Bu soru da cevabı da son derece önemli ve hayatidir…
Türkiye Cumhuriyeti tarafı, anlaşma uyarınca üzerinde düşen sorumluluk gereği projenin bugüne kadarki aşamalarında onlarca farklı şirketle anlaşma imzaladı.
Tüm bu şirketler, “proje katılımcısı” sıfatıyla sürece katkısını yaptı.
Dünyada bir ilk olan deniz altından borularla suyu taşımak için oluşturulan yapı bir mühendislik harikasıdır. Burada herkes hemfikirdir sanırım…
Bu yapının her bir parçası AR-GE ürünüdür ve her bir parçayı farklı milletlerden şirketler üretmiştir.
Sırf bu nedenle, tarihte ciddi kaymalar da yaşanmıştır.
Bir çok “ilk” içeren bu projede, 3 günde biter sanılan bir parçanın montesi, aylarca sürebilmiştir.

KKTC tarafı ne yaptı
KKTC tarafı da suyun en etkili ve verimli şekilde kullanılabilmesi için gerekli hukuki zemini hazırlama, ihtiyaç olan noktalarda farklı proje katılımcıları ile anlaşmalar yapma sorumluluğunun altına imza atmıştır ama hiçbir somut ilerleme kaydetmemiştir.
Sıkıntı bu noktadadır…
KKTC tarafı, “projenin gerçekleştirilmesi için gerekli özel teşebbüs ve girişimlere uygun, yeknesak ve ayrımcı olmayan nitelikte bir hukuki çerçeve oluşturmanın önemini dikkate alarak” imzaladığı bu anlaşmanın gereklerini yerine getirmemiştir.
Sebebi ise basittir…
– Dünyadan kopuk bir toplum olarak biz “yönetme” fiilinin kamu kuruluşlarımız tarafınca yerine getirileceğini,
– Kamumuzun proje katılımcıları ile imzalayacağı anlaşmaların “yönetme yetkisinin devri” anlamını taşımayacağını,
– Söz konusu proje katılımcılarının bizim belirleyeceğimiz yasa ve kurallar uyarınca ve bizim denetimimizde faaliyetlerini yürüteceğini…
Bilmezden geldik de ondan.
Çünkü “egemenliği” ve “yönetmeyi” hâlâ kavrayabilmiş değiliz.

Sloganlar üzerinden…
Toplum olarak psikolojimiz belli…
Karpuz gibi ortadan ikiye ayrılma var…
“Çözüm olsun kurtulalım…”
“Türkiye bizi bırakmasın, Türkiye’yi istemeyen gitsin güneyde yaşasın…”
“İş yapabilme” yeteneğimizi, cesaretimizi, yönetme kabiliyetimizi böyle böyle yitirdik…
Sürekli bir “koruma” içgüdüsü…
“Yönetme” içgüdüsü ise yerini “ideolojik” kaygılara ve sloganlara bıraktı.

***
Söylemle değil, eylemle egemen olabiliriz

Bazı siyasilerimiz demagoji yapmak yerine doğru üslup kullanmaya ve hizmete odaklanmaları halinde oluşacak olan yapı da toplumumuzun kafasında şekillenmiştir.
KKTC tarafı, laf salatalarını ve Türkiye ile dalaşmayı bir yana bırakıp “özerk su otoritesini” derhal kurmalı.
Entegre su yönetimi için her devlet gibi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirebileceği bir idari kapasiteye ulaşmalı.
Entegre su yönetimi için gerekli hukuki ve idari yapıya kavuştuktan sonra KKTC tarafı “yöneten pozisyonunun” sorumluluklarının ne olacağını da iyi çalışmalı.
Türkiye’nin bu proje kapsamındaki sorumluluklarını yerine getirirken yaptığı gibi belli noktalarda sürece yeni “proje katılımcıları” katmanın mantığını çözebilmeliyiz.
Bunun olabilmesi için iktidara büyük görev düşüyor.
Başta CTP’nin “yöneten üçlüsü” Mehmet Ali Talat,  Tufan Erhürman ve Ömer Kalyoncu olmak üzere iktidar mensubu partilerin milletvekilleri ve diğer yetkilileri kamuoyu önünde egemenlik temalı mesaj verme kaygılarından arınmalı, KKTC tarafının egemenliğinin gereği olarak suyu yöneteceğimiz altyapıyı derhal oluşturmaya odaklanmalıdır…
Yani söylemle değil, “eylemle” de egemen olabiliriz.
Çünkü bu suni kriz kabak tadı vermeye başladı artık!

***
Fırsat aslında…

Entegre su yönetimi ne demek?
Yeşilırmak’ta su denize akıyor…
Dipkarpaz’da sosyo- ekonomik yapı nedeniyle su parası tahsil edilemiyor.
Güzelyurt’ta narenciye tuzlu suyla yolun sonuna gelirken, bir başka noktada vahşi sulama sistemi ile tonlarca su gereksizce heba ediliyor.
Biri hayvanına su bulamıyor, diğeri istediği yere su kuyusu kazıp, gelişigüzel satıyor.
Kentler kalitesiz su alıyor, insanımız da bu açığı kapatmak için, deposuna, hidroforuna, elektriğe, tankere ciddi bir kaynak ayıyoruz.
Oysa, “entegre bir yapı” ile, bu tartışmaları fırsata çevirmek mümkün.
Biz Türkiye'den gelen suyu fırsata çevirip tüm su kaynaklarımızı doğru yönetebileceğimiz bir yapı kuracağız.
Bunu da “hemen” yapacağız ve bu tartışmaları da bitireceğiz.
Bu fırsat, tam da “egemen” olma adına ciddi bir aşamadadır.
Söylemden, eyleme geçmeli ve krizden “egemen” çıkmalıyız.
Ekonomik aklı, “ideolojik akılla” harmanlama becerisini göstermek, CTP’nin boyununun borcudur.
Aksi, bu tartışma artık kabak tadı vermeye başladı.