Askeriyede başarısızlığın hiçbir mazareti yoktur. Başarısızlığın sonucu çoğunlukla ölümdür. Sivil hayatta ise başarısızlık, ileride elde edilecek daha büyük başarılara giden yolda ders çıkarılacak deneyimler sayılabilir. Büyük başarılar çoğu zaman başarısızlıkların toplamıdır.
Birinci harekâtın son günü olan 22 Temmuz günü saat 15.00’te iki komando bölüğü karşılarında bulunan iki tepeyi ele geçirmek amacıyla saldırıya geçtiler. Birkaç saat sonra ateş kes ilân edilecekti. Bu iki tepeden açılan ateşle herhalde çıkarma plajındakilere kayıplar verdiriyordu. Bu nedenle bu tepelerdeki koruganların devre dışı bırakılması gerekiyordu.
“Keskin Sırt” ve “Yanık Çamlık” mevkilerine yapılan taaruz başarısız olmuş ve komandolar zaiyat vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Bu arada bir er gibi savaşa katılan tabur komutanı Yarbay Cemal Eruç da sırtından yaralanmıştı. Hedefine ulaşmayı başaran 2. bölük komutanı üsteğmen Haluk Üstügen, sol tarafının açıldığını ve sarılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu farkedince karanlıktan yararlanarak o da geri çekildi.
Taarruz başarılı olsaydı tabur komutanı, büyük bir ihtimalle, “askeri ile kol kola, düşmanla göğüs göğüse çarpışan komutan” olarak övülecekti. Saldırı başarısız olunca da, doğal olarak, eleştirilere maruz kaldı.
2. bölüğün komutanı olan Üsteğmen Haluk Üstügen, “1’inci Komando Taburu 1974 Kıbrıs – Beşparmak Dağlarında Yarma Harekâtı” adlı kitabında başarısızlığın nedenini şöyle özetliyor: “1’inci Bölük kendisine iki adım mesafede bulunan düşmanın ilk mevzilerinden yediği ilk ateşleri müteakip karşı koymadan geri çekilerek bölgesini terk etmiş ve sol yanımızı boş bırakarak bizi tehlikeye atmıştır. Durumun vehametini gören Yarbay Eruç da yanındaki karargâhı ve 1’inci Bölükten çevirebildiği 2-3 manga askerle durumu düzeltmeye çalışmış fakat kendisi yaralanınca bu grup da selâmeti Doğruyol’a çekilmekte bulmuştur” (s. 234).
O saldırıda iki bölüğe destek atışı yapan silâh takımının komutanı üsteğmen Vecdet Ertek Gürpınar “Kıbrıs ve Barış Harekâtı” adlı kitabında şöyle diyor: “Tabur komutanının … hem de Harekât Subayı ile taarruza müdahale etmesi önemli bir taktik hata olarak öne çıkmış, yaralanma ile sonuçlanan bu olay, taarruzun akamete uğramasına sebep olmuştur. Halbuki Tabur Komutanı muharebeyi hakim bir noktadan izlemeli, müdahaleleri bizzat giderek değil, karargâh subaylarını göndererek yapmalıydı” (s. 205).
Vecdet bey teorik olarak haklı olabilir ama pratikte buna benzer muziplikler, biraz da, subay hastalığı olarak telâkki edilmelidir. Buna benzer yaramazlıkları kendisi de yapmıştır. Yapmayan var mı bilmiyorum.
Bir gece Gaziler köyünde Vecdet beyin karargâh olarak kullandığı evin avlusunda yemek yiyorduk. Havalar hala sıcak olduğu için içeriye taşınmamıştık. Bir ara bana “Bu akşam birlikte denetime çıkıyoruz” dedi. Bir kenarda hazırolda bekleyen emir erine dönerek “Bekir beye bir tomson getirin” diye emretti.
Benim silâhlarla aramın iyi olmadığını biliyordu. Nitekim kitabında benim için şunları yazıyor: “Diğer taraftan filozof bir yapıya sahipti. Savaş karşıtı idi ve bana hep insanların niçin çatıştıklarını ve neyi paylaşamadıklarını anlamadığını söylüyordu” (s. 339). Buna rağmen niye benden silâh taşımamı istiyordu? Pek anlam verememiştim ama bunun hayra alâmet olmadığını sezinlemiştim.
Tam geceyarısı Jeep’i geldi. Tabancası yanısıra eline bir de tomson aldı ve öne oturdu. Ben de arkaya oturup silâhımı kucağıma aldım. İçinde mermi olup olmadığına bile bakmamıştım. Şoför Larnaka’ya doğru ilerlemeye başladı. Türk askerinin kontrolünde olan bölgeden çıkmıştık. Gerçekten de silâha ihtiyacım olabileceğine aklım yatmıştı.
Birkaç kilometre gittikten sonra sola saptık ve Rum köyü olan Kiracıköyü’ne girdik. Hafif bir rüzgâr esiyordu. Arabanın önündeki bayrak sllandıkça kulak tırmalayıcı bir ses çıkarıyordu. Arabanın motorundan çok bayrağın “flap-flap” sesi beni tedirgin ediyordu.
Köyün tam ortasında yuvarlak bir meydan vardı. Meydandan her yöne doğru beş-altı yol vardı. Şoför durdu ve “Komutanım ne tarafa süreyim?” diye sordu. Komutan bana döndü: “Kıbrıslı sen söyle, hangi yolu takip edelim?” Etrafa baktım. Ya karanlıktan ya da evlerden etraftaki tepeler görünmüyordu. Tepelerin şeklinden yönümüzü tayin edebilirdik. Yıldızlara baktım ve yaradana sığınarak “Şu yolu takip edelim” dedim. Atmıştım ama köyün çıkışında tepelerin silüetleri göründüğü anda doğru yolda olduğumuzu farkettim ve rahatladım.
Son evin karşısında yol bir bariyerle kesilmişti. Arabadan atladım ve bariyeri kaldırdım. Tam bu sırada arkamdan bir ses “Halt!” (Dur!) diye seslendi. “Çabuk siz geçin” dedim ama bu arada Vecdet beyin tomsonu ile arabadan atladığını gördüm. Sivil kafamla ben arabadan atlarken yanıma silâhımı bile almamıştım.
Bu sırada evden üç-beş asker daha çıktı. Bunlar sıkı işbirliği yaptığımız Avusturyalı polislerdi. “Yolumuzu şaşırdık” dedim. Yakın arkadaşlık ilişkileri kurduğumuz Kimilcik istihza ile gülümsedi ve arabayı Rumlar görmesin diye evin arkasına çekmemizi söyledi. Sonra da birkaç yüz metre ileride bitmemiş birkaç katlı bir evi göstererek “O binada Rum askerleri var” dedi.
İçeri girdik, bize içki ısmarladılar. Bol bol sohbet ettik. Tan ağarmaya başlayınca Kimilcik “Haydi, Rumlar uyanmadan siz buralardan uzaklaşın. Bir daha da yolunuzu kaybetmeyin” dedi.
Kiracıköyü’ne niye gittiğimizi hâlâ anlamış değilim. Yakalansaydık, büyük bir ihtimalle, Petrofan kuyularında iskeletlerimiz aranıyor olacaktı bu günlerde. Dediğim gibi, subayların olur bu türden muziplikleri.

Önceki Haber

























