Köşe Yazarları

Sorun yeniden start alırken..


Aynen Annan planının referandum sonucunda  reddedilmesinde  olduğu gibi, 7 Temmuz 2017’de Grans Montana’da bozguna uğrayan müzakerelere de öyle sevindiydim..

Çünkü her iki plan da en az Zürih Londra Anlaşmaları sonucu kurulan  Kıbrıs Cumhuriyeti Planı ve Anayasası  kadar karmaşık, Türk’le Rum’u yana getirdi mi kavgaya tutuşturacak kadar  zıtlıklar üzerine kuruluydu!

Kaldı ki Rum nüfusu ile Kuzey’i delme gibilerinden kabul edilmesi mümkün olmayan unsurlar da vardı.

Yani bir KKTC yurttaşı olarak “her iki planın da “akamete uğramasını” kaçırılan fırsatlar olarak değerlendirmek bir yana memnuniyetle karşıladımdı..

Nitekim bu iki çözüm girişiminden sonradır ki kendimize şunu sormak gereğini duyduktu: “peki ama nasıl bir çözüm?”

Aslında elimizin altında, her zaman hazır ve nazır bekleyen bir “çözüm sloganı” vardı. Bu sloganı Crans Montana’dan sonra daha bir öne çıkardık, biliniyor:

“İki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı, Türkiye’nin etkin ve fiili garantisini içeren bir federal devlet…”

Her ne kadar Rum tarafının gerçekleştirdiği gibi  bir “Ulusal Konsey” oluşturamamış, bu nedenle Kıbrıs siyasi sorununu   ulusal bir konsensus haline getirememiş olsak da sonuçta Sn. Akıncı’nın son zamanlarda “olmazsa olmazım” dediği “Siyasi eşitlik” gibi bir ilkede tutun ki toplumsal görüş birliğine vardık.

Tabi Türkiye’nin garantörlüğünden vazgeçilmesinin mümkün olmadığı da tümden toplumsal görüş olarak yeniden yinelendi..

Geriye kalan ise hâlâ içeriğini bilmediğimiz.. Ve olası çözümde Rum tarafına Kuzey’de iade edeceğimiz  yerlerin ne kadar ve nereleri olacağını belirten.. Nitekim Crans Montana’da her iki tarafın da Guterres’e sunduğu.. Genel Sekreterin de bunları kasasına koyduğu.. Daha sonra Sn. Akıncı ile Anastasiadis’e iade ettiği “haritalardı!”

Ancak bir kez daha tekrarlamak gereğini duyduğumca bundan sonrası Kıbrıs siyasi sorunu  yanı sıra, artık üzerinde anlaşmaya varılması gereken iki önemli sorun daha vardır:

Birisi Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yatakları.. Ki “Türk tarafının  doğal gazdan nasıl yararlanacağıyla AB’ye sevk edilmesine varıncaya kadar çetrefilli  olan sorun devam etmekte dolayısıyla çözüme ihtiyacı olmaktadır.”

Diğeri Ankara’nın da onayıyla KKTC Hükümeti tarafından alınan kararla Maraş’ın iskâna açılması olayıdır. Ki bu olay Rum tarafı için “büyük sorundur!”

…Öte yandan: Sn. Akıncı New  York’a gitmeye hazırlanırken bir de baktık ki Baralor Birliği’nin davetlisi olarak Ankara’da bulunan Başbakan Tatar,  Türkiye Büyük Millet Meclisinde Meclis Başkanı Mustafa Şentop’u ziyaretinde salvo atışları yapmakta!

Kısaca medya manşetlerinde yer alan Sn. Akıncı’ya yönelik söylemi! “Uyarı” niteliğinde bakın  ne diyor? “New York’ta dikkatli olunmalı! Kendi şahsi duygularıyla hareket etmemeli!..”

KKTC’de sağlanamayan “Ulusal Birliktelik” tekenin nesi gibi ortalarda sallanırken,  doğrusu bu uyarı şık olmadı” diyecektim ama vaz geçtim! Bu memlekette şık olan ne kaldı ki?

**********

SÖYLE: “NEREDEN BULDUN?”

Hükümetlerin enten püften siyasetlerde “kişisel çıkarlarla husumetlerden” kaynaklı nedenlerle her bir buçuk yılda istifa etmek yada erken seçime gitmek zorunda kalmaları, sadece bize mahsus bir siyasi sorun mudur diyecektim ama İsrail’de üst üste iki seçim yapılmasına karşın hükümet kurulamadı, üçüncüsüne gitmek zorunluluğunda kalıyorlar!

Tutun ki parlamenter sistemin cilveleridir bunlar..

Nitekim Tatar Hükümeti şunun şurasında şu kadarlık bir iktidar ama insanların dillerinde “gitti gider!”

“Çünkü” deniyor “Kudret Özersay’la bu gemi yüzdürülemiyor!”

Nedenlerden biri  “UBP’nin eski Başkanı ve Başbakanı Özgürgün’ün davası! Hakkında henüz yargıya intikal etmediği için içeriğini bilemediğimiz “olumsuzluğu” çakan iddialar var.  (Geçen gün  Havadis Gazetesinin Genel Yayın Müdürü Başaran Düzgün olayı  “köşesinde”  hem ayazlattı hem de   payitaht Lefkoşa’da bu konuda ne dolaplar döndüğünü anlattı..)

Tutun ki önümüzdeki hafta dokunulmazlığının kaldırılması için Meclis’te sorgusu suali yapılacak..

Fakat asıl olay şudur:  Özgürgün konuşmadığı, açıklama yapmadığı, kendisine yönelik ithamları somut delilleriyle defetmediği sürece  şaibe altındadır!”

Benim bildiğim “büyük ve  faziletli insan” böylesi ithamlar karşısında bırakın sus pus olmayı,  “hodri meydan” diyerek, “kaldırın dokunulmazlığımı” teklifini bizzat yapar..

Ki yıllarca bu ülkede hem seçim meydanlarında hem de halk katlarında tartıştıktı: “Nereden buldun” yasası çıkmalı, cevaplar verilmelidir.

Oysa şimdilerde bakıyoruz “Kudret Özersay’ın “kuvveden fiiliyata” geçirdiği bu “nereden buldun” sorgulama  işi bumerang gibi dönüp neredeyse kendini vuracak!

Neymiş efendim eğer Özgürgün “mal varlığını aklayamaz ve mahkûm olursa,  öteki “bazı kişiler” için de olay emsal teşkil edecek tutun ki onlar da sigaya çekilip kendilerine sorulacak: “Nereden buldun!”

Bakın ne korkunun ecele faydası vardır ne de hiçbir suç mahkeme’i küpraya kalır.. Cennet de bu dünyadadır cehennem de!

Özgürgün’ün yapacağı tek bir şey vardır: Meclise çağrıda bulunarak “Kaldırın şu dokunulmazlığımı” diye haykırmak..

 



Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı