Köşe Yazarları

Siyasi eşitliği küçümsemenin bedeli

(Arkadaşım Yorgos Kumullis’in kaleme aldığı bu makale 12 Ocak günü Politis gazetesinde Yunanca, 13 Ocak günü de Cyprus Mail’de İngilizce olarak yayımlanmıştır. Ben de Türkçe çevirisini yayımlıyorum.)

Kıbrıs sorununu tartışan politikacıları dinleyen biri, şu sonuca varabilir: Bunların çoğunluğu siyasi eşitliğin ne olduğunu bilmiyorlar ya da siyasi eşitliği kabul etmiyorlar.

Nikos Anastasiyadis’in kendisi, durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Mustafa Akıncı’ya seslenerek “Kıbrıs’ta bizim oluşturmaya çalıştığımız federasyona benzeyen ve kurucu federe devletlerden birinin, ötekinin kaderini belirleme hakkına sahip olan dünyada başka bir örnek varsa, onu bana göster” deyiverdi.

Başka bir deyişle, Cumhurbaşkanı dolaylı olarak siyasi eşitliği reddetmektedir çünkü, ona göre, siyasi eşitlik uygulandığı takdirde Helen Kurucu Devleti, Türk Kurucu Devleti’nin tutsağı olacaktır.

DİKO partisi yöneticilerinin siyasi eşitlik ilkesinin “bir kişi, bir oy” ilkesi ile bağdaşmadığını ileri sürdükleri görüşle işler daha da çatallaşıyor. Ezcümle, cumhurbaşkanının şefliğinde delibozuk bir koro, ‘reddiyeye övgü’ şarkısını söylüyor. Tahmin ederim ki bir sosyal psikolog, bu koro üyelerinin neşesinin, ekonomik çıkarlar, bireysel çıkarlar, Libido Dominandi (Freud’a göre iktidar tutkusu), milliyetçilik isterisi ve ELAM ideolojisinin dikte edilmesinden kaynaklandığı sonucunu çıkaracaktır.

Kıbrıs bağlamında siyasi eşitliğin tam anlamıyla ne  olduğunu izah etmeye çalışalım. Brincil ve en önemli koşul, siyasi eşitlik olacaksa hiçbir kurucu devlet ötekine hükmedememeli, ayrıca hiçbir kurucu devlet tek taraflı olarak Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasını değiştirememeli.

Üniter bir devlette “bir kişi, bir oy” ilkesi, demokrasinin köşe taşı olabilir ama federal bir yapıda insan haklarını rencide etmeden bunun uygulanması mümkün değildir. Aksi halde, nüfusu çok olan kurucu devlet, Kıbrıs örneğinde olduğu gibi, Kıbrıslı Helenler istediklerini yapabilecekler. İsterlerse Yunanistan’la birleşip Enosis yaparlar, isterlerse Kıbrıslı Türklerin hepsini adadan kovarlar.

Daha anlaşılır olabilmek için ABD’nin kurucu babalarından olan ve bu noktayı vurgulayan Benjamin Franklin’e atıfta bulunmam herhalde uygun olacak: “Democracy is two wolves and a lamb voting on what to have for lunch. Liberty is a well-armed lamb contesting the vote!” (Demokrasi, öğle yemeğinin ne olacağını belirlemek için iki kurt ile bir kuzunun oy kullanmasıdır. Özgürlük, iyi silâhlanmış bir kuzunun oylamaya katılmasıdır.-BA) İki kurt ve bir kuzucuktan oluşan bir ülkede öğle yemeği için masada ne olacağı yönünde yapılan oylamada sandıktan çıkacak sonucu tahmin edin, bakalım.

İşte, bu nedenle, kuzucuğun yani azınlığın kendisini özgür hissetmesine katkı sağlamak amacıyla ona federal hükümette etkin katılım olanağı tanınması kaçınılmazdır. Çağdaş düşünürlerden Kanadalı siyaset filozofu Will Kymlicka diyor ki “bir kişi, bir oy” ilkesinden vazgeçmek demokrasiyi güçlendirir. (Bak, W. Kymlicka, “Multicultural Citizenship: A Liberal Theory of Minority Rights).

Devletin hayati öneme haiz konularında etkin katılımı sağlamak için 1960 anayasası, Kıbrıslı Türk Cumhurbaşkan Muavini’ne veto hakkı tanıdı. İkili görüşmeler sonucu varılacak olan çözümde herhangi bir yasanın geçerli olabilmesi için yürütmede bulunan Kıbrıslı Türklerden en az birinin olumlu oy kullanması şartı getirilmektedir. Biz beğensek de beğenmesek de veto, siyasi eşitliğin vazgeçilmez özüdür ve bunu kabul etmezsek hiçbir zaman çözüm olmayacak demektir.

Azınlığın yönetime etkin bir biçimde katılması, sadece Kıbrıs’ta geçerli olan bir durum değildir. Ulus, ırk, din veya dil bakımından azınlıkta olan kişilerin haklarını belirleyen Birleşmiş Milletler Deklerasyonu’nun 2. maddesi, hem etkin katılımın ne olduğunu tanımlıyor hem de onu destekliyor. Ulusal Azınlıkların Korunması Konvansiyonu’nun 15. maddesi de etkin katılımı vurgulamaktadır.

Cumhurbaşkanı Anastasiyadis, Kıbrıslı Türklerin veto yetkisinin anayasayı çalışamaz duruma getireceğinden endişe etmektedir. Bu nedenle iki toplum arasında daha az anlaşmazlık olsun diye gevşek federasyonu savunan görüşünü ortaya attı. Cumhurbaşkanı, hastalığın gerçek nedenlerini iyi etmeye çalışacağına hastayı rahatlatmak amacıyla hastalığın semptomları ile uğraşıyor. Hastalığın nedeni, Kıbrıslı Türklerin tamamen Türkiye’ye bağımlı olmaları durumudur. Ve bu hastalığın yayılasının sorumlusu biziz, yaptığımız işlerle onları Türkiye’nin kucağına ittik.

Elbette Türkiye, onların kurucu devletini çok etkileyecektir. Ancak mücadelemizin ortak olduğuna Kıbrıslı Türkleri inandırmak için biz ne yapıyoruz? Çıkarlarımızın örtüştüğünü nasıl gösteriyoruz? Bu çabanın, her şeyden önce, yukarıdan gelmesi gerekir. İlk adım olarak Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıs Cumhurbaşkanı’nın kendilerinin de başkanı olduğunu hissetmeleri gerekir. Kıbrıslı Helenler, Maronitler ve Ermenilerle birlikte Avrupa Birliği içinde ortak bir gelecek kuracaklarına ikna olunmalıdırlar.

Cumhurbaşkanı’nın yeni yıl mesajı eğer Türkçe’ye tercüme edilseydi; Cumhurbaşkanı, eğer Mağusa bölgesindeki köylerde ve Dohni’de vahşice öldürülen kişileri anma törenlerine katılsaydı; eğer havagazını ortaklaşa işletmeyi ta başından kabul etseydi Kıbrıslı Türklerin gönlünü gerçekten almış olacaktı.

Ortada çok “eğer” var, bu da kesinlikle Cumhurbaşkanı’nın politikasının korkakça ve vizyonsuz olduğunu kanıtlamaktadır.

Sn. Başkan, Kıbrıslı Türklerin Türkiye’ye olan bağımlılıklarına, güzel sözlerle değil, ancak eylemlerle son verilebilir. O zaman ve ancak o zaman yakınlaşmanın kolayca gerçekleşebileceğini ve devlet çarklarının işleyişinde sorun olmayacağını tesbit edeceksiniz. Ancak dikkat! Tedavinin bir an önce yapılması gerekiyor çünkü çok geçmeden Kıbrıslı Türkleri mumla arayacağız.

 

 

Etiketler


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı