Köşe Yazarları

SIRADIŞI 19 TEMMUZ 2021 47 YIL GERİYE DÖNÜP BAKTIĞIMDA….






Yaz tatili, Temmuz’un 10’unda Ankara’dan döndük… İlk Pazar, doğru Larnaka Deniz Festivali’ne…

Gece çok da geç olmayan bir saat dönüşe hazırlandığımız sırada, festivalin yakınında, liman karakolundan bir Rum polis yolumuzu kesti; kimlik sordu, gösterdik. Soyadımdan babamı tanıdı “Raskalo (öğretmen)Moreket’in nesi olursun? dedi… “Oğluyum” dedim. “Hiç durmayın doğru Lefkoşa’ya, evlerinize” dedi. Yol boyunca polislerin dikenli tellerle yolları kestiğini gördük, bir anlam veremedik. Darbenin haberini almışlardı…

Ertesi gün malum darbe… “Makarios ine nehros”… yani Makarios öldü… Kulaklar radyoda… İlk açıklama Rauf Denktaş’tan geldi; “Rumların içişleridir, karışmıyoruz”… Ardından muavazzaf askerler ve gönüllüler silah altına çağrıldı. Liseyi Mücahit olarak bitirmiş, ardından bir yıl da burs alabilmek için mücahitliğe devam etmiştik. Yani silah bırakalı sadece 3 yıl olmuştu. “Bunlar solcudur” diye arkamıza adam taktıkları bizler, hiç düşünmeden gittik ve bölüklerimize teslim olduk. Tarih 17 Temmuz…

Tanıdığım ne kadar arkadaşım varsa hepsi teslim olmuştu. Surlariçinde şimdiki Turizm Bakanlığı binasındaki “Bağlı Birlikler”de beklemeye başladık. 19 Temmuz gecesi bir grup avcı silahlarıyla geldiler. Coğrafyayı en iyi bilenler olarak avcılar öncü birlik görevi yapacaktı. “Bu gece soyunmadan yatacaksınız, silahlarınız yanınızda olacak”… Belliydi, anlamıştık. Sabah saat 04.00’de “Sessizce kalkın” emriyle kalktık. Lefkoşa sokaklarında ölüm sessizliği, birkaç evin ışıkları yanmış. Saat 06:00 civarında dağlar top sesleriyle inler, uçaklar Lefkoşa semalarında turlarken, Dikmen tepelerine inen ilk paraşütçüleri gördük. Yine Denktaş, bu defa “Türkiye adanın dört bir yanından adaya çıkıyor” diyordu. Cumhurbaşkanlığı sarayının altındaki fidanlığa götürüldük, düşen bölgelere takviye olarak dağıtıldık. Ellerimizde çaktım almaz stenler, brenler…

Sonra ilk durak Gelibolu ilkokulu, ardından Kaymaklı… Ölüler, yaralılar… Hamitköy’e gönderildik, asıl taarruza oradan katıldık. O mesafeyi 3-4 kilometreyi, nefes almadan koştuk, yanımda Ahmet Okan. Ne kılığımız uygun ne ayağımızdaki ayakkabılar, çoğumuzun üstünde blujeanler… Sonunda Büyük Kaymaklı barikatının önünde, düdük çalıp “Durun artık tamamdır” dediklerinde durabildik. Ev ev, sokak sokak ilerledik, bölgenin tümüyle boşaltılmasını sağladık. Ayakkabıların topukları çıktığında silahın kabzasıyla çaktık,arkasına saklandığımız harup ağacı taranınca, yere kafamızı sokmak için çukur kazdık… Boşalan evlerin musandıralarında saklananlar, arabasını çalışır vaziyette bırakıp kaçmaya çalışanlar, evlerin içinde gizlenip ateş açanlar… Aramızda aklını oynatanlar oldu, Avukat Mustafa Asena gibi tank mermileriyle biçilenler oldu. Sürekli gelen ölüm haberleri ve tam 2 ay aileden haber alamamak… Evimiz Çağlayan’da, barikatın dibinde, ne oldular, nereye sığındılar. Yaşlı nenem, çocuklar?

Kızılbaş kilisesi’nin karşısındaki polis karakolunu teslim aldığımızda ancak temiz su içebildik. İkinci harekata kadar bölgede kaldık, operasyon devam etti.

İkinci harekatta, Yalusa (şimdiki Yeni Erenköy)den getirilen 936 Rum esiri, Küçük Kaymaklı Güreş Kulübü’nün barakalarında bekledik. Acı, korku, bilinmeyen… Aklıma geldikçe hala hatırlamak istemediğim şeyler…

Ve en sonunda ilk öğrenci kafilesiyle 13 Eylül’de Türkiye’ye döndük…

Bunları anlatmayı çok sevmem. Ama artık birilerine anlatmanın zamanı geldi.

Ben ve benim gibi binlerce gönüllü, savaşın en ön cephesinde yer aldık, kimse bizi zorlamadı; ne yemek düşündük, ne su… Bizim gibi, yaşını başını almış binlerce gönüllü daha… Geçen 11 yıl verdiğimiz ayakta kalma mücadelesinin doruğunda hiç sorgulamadan savaştık. Orada ne ideoloji vardı ne başka bir şey. Yarın ne olacaktı, onu bile hiç tartışmadık…

Ama yarını gördük. Önce bir özgür ortam, sonra yönetim beceriksizlikleriyle bugüne kadar geldik.

47 yıl geriye baktığımda, “Bunun için mi” diyorum hep.  Düşlediğimiz asla bu değildi. Bir de üstüne dışlanmışlık, dünyadan kopukluk… Sürekli ısınan sular… Sadece yarının bilinmezliği bile yeter…

Bu mücadeleyi biz verdik, unutturulmasına da izin vermeyeceğiz. Hele Kıbrıs Türküne kendi evinden kovmaya kalkanları, ad takanları, yok saymaya kalkanları duydukça isyan ediyorum, elimde değil. Savaşı fırsata çevirenleri, ne olup bittiğini bile bilmediği halde ahkam kesenleri, akıl öğretenleri; hamasetin dibine vurup, aslında ikbal peşinde koşanları gördükçe isyanım artıyor…

Bu halk, yok olmaktan kurtulmayı başardı da yönetmeyi başaramadı. Bugünlerde kötünün de kötüsünü yaşamaktayız. Bunları bizim, kendimize yaptığımıza inanamıyorum…

Ya karşı taraf? Onca kaybına rağmen, hala uzlaşmayı defalarca reddeden taraf? Onların insanları? Kaç nesil bu acıyı yaşadı, hala da devam ediyor. Kim aynı şeyleri bir daha yaşamayı ister ki?

Yine de diyorum ki, bu mücadele bitmedi, bitmeyecek… Kıbrıs Türk halkı kendi iradesiyle kendi çözümüne ulaşıncaya kadar devam edecek, son nefesimize kadar.

Bu ada bizim… Ve bir gün mutlaka barışın adası olacak… Bölme, ayrıştırma oyununa karşı da, olmadık dayatmalara karşı da yok sayılmaya karşı da dimdik duracağız…

Adanın barışseverleri bunu sağlayacak, biz görsek de görmesek de…

 

 

YERİN KULAĞI VAR

 

HELE BİR REFERANDUM OLSUN:

Yeni resmi Türk tezinin ana fikri şu, “Kıbrıslı Türkler, artık aynı çatı altında yaşamanın mümkün olmadığını görüyor”… İçte de dışta da bu fikir ileri götürülmeye, algı yaratılmaya çalışılıyor. Öyle mi acaba? 2018 seçimlerinde solun toplam oyunun ne olduğu belli. Peki o zaman son seçimde Mustafa Akıncı yüzde 48’i kimden almış acaba? Daha bir referandum yapılsa, çıkan sonuç hepsini şaşırtacak. Şaşırtacak şaşırtmasına da, o aşamaya gelmeyi engelleyen, başlarına geleceği bir türlü göremeyen, fırsat üstüne fırsat tepen Rum resmi politikası. Şimdi de ağlıyorlar…

 

YENİ DÖNEM YENİ POLİTİKALAR:

CTP ve TDP’nin boykotuna karşı açıklama yapanların sarf ettikleri laflara şöyle bir bakın, bir acizlik, bir muhtaçlık, bir çaresizlik. Öyle olunca demek ki, her türlü diplomatik teamül ortadan kalkabiliyor. Anayasayı bile çiğneyenlerden başka ne beklenirdi ki? Yalnız, bu iki parti aldıkları kararın bir son değil, başlangıç olduğunu bilmeliler. Bu acizler korosuna da gereken cevap, yeni politikalar olmalı…

 

EKSİN OLSUN:

Tam bayrama girilirken, acil durum telefonları felç, normal telefon sistemleri çökmüş, hastanede serum bile bitmiş. Memleketi hiç olmadığı kadar kötü, yoksul, çaresiz duruma düşürenler, bugünlerde  tek bildiklerini yapıyorlar, masal okumak. Sanki hepimiz ahmağız ya… Elinde bayrak, mehter marşıyla sokaklarda geziyor bu ülkenin Cumhurbaşkanı koltuğundaki kişi. Yazıklar olsun. Sizin getireceğiniz kalkınma eksik kalsın…

 

GÜLEYİM Mİ, AĞLAYIM MI BİLEMEDİM:  

Saner’in Koral Çağman’ın atanmasıyla ilgili Tatar’a yazdığı onay yazısında aynen şu ifadeler yer alıyor;

“Anayasamızın 108. maddesinin (5) inci fıkrası uyarınca UBP, YDP, DP Koalisyon Hükümetinde Koral Çağman’ın istifası nedeniyle bir süre önce boşalan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı mevkiine Girne Milletvekili Koral Çağman’ın atamanızı yüksek tensiplerinize saygılarımla arz ederim”. Yahu insan biraz utanır ve sıkılır. Bu devlet devlet olalı böyle bir rezalete şahit olmadı.

 

KENDİN ÇAL, KENDİN OYNA:

Dün bizim spor ve kültürden sorumlu bakanlarımızın olmadığı, “Uluslararası Kuzey Kıbrıs Kültür ve Spor Festivali”nin açılışı yapılmış. Saat 17:30’da yapılan açılış bizim spor federasyonlarına lütfen saat 18:00’de bildirilmiş. Hani “gelseniz de gelmeseniz de olur” diyerek. Bu tam bir fiyasko ve yok sayılmanın diğer adı.  

 

KENDİ NE YAPACAK, BELLİ DEĞİL:

Ünal Üstel bayram mesajında yine halka korunma çağrısı yapıyor. Peki Sağlık Bakanlığı ne tedbir almış? Hangi denetimlerine hangilerini eklemiş. Malum vakalar her gün rekor üstüne rekor kırıyor. Yeni ne yapmış? Ondan haber yok. Varsa yoksa halka çağrı. “Ben yapamıyorum, bari siz kendinizi koruyun” demenin Türkçesi. Sen açık hava konserlerini, kumarhane yığılmalarını önleme, halka çağrı yap. Halk senin varlığını hissetmiyor ki umursasın…

 

HEDEF BAĞNAZ VE BİATEDEN GENÇLİK:

Yaşları küçük, kendi kararlarını verebilecek yaşta değil. Bu çocukları dine yönlendirmek için onları cezbedecek, hayalini kurdukları bir şeylere sahip olmak adına dini eğitime yönlendiriliyorlar.

Türkiye’den 14 TIR dolusu bisiklet bu amaçla adaya getirildi. Yaz dönemi dini bilgiler kursuna katılıp günde iki vakit namazını camide kılan çocuklara bisiklet dağıtılıyor. Ve sırf bisiklet sahibi olmak isteyen çocukların bu hayali din istismarı yapılarak kullanılıyor. Amaç, “daha çok Müslüman” ve biat eden bir gençlik yetiştirmek.

 







Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu