Bayram günlerinden biriydi. Side’deki ünlü lokantalardan birine gidiyoruz. Burasının Ali Nazik yemeği meşhurmuş. Oraya Ali Nazik yemeye gidiyoruz. (Rivayet edilir ki Yavuz Sultan Selim Gaziantep’te bu yemeği yeyince “Bu yemeği hangi eli nazik yapmış?” diye sormuş. Yemeğin adı da “eli nazik” olmuş. Zamanla Ali Nazik’e dönüşmüş.)
Deniz kenarında masamız ayrılmış. Daha oturmaya fırsat bulmadan lokanta çalışanları sırayla “Hoş geldiniz” ve “Bayramınız kutlu olsun” demeye geldiler. “Çalışanlar” derken gerçekten orada çalışanları kastediyorum. Ahçı bile gelip bize Ali Nazik yemeğinin nasıl hazırlandığını anlattı. En sonunda lokanta sahibi geldi. Belli ki birlikte olduğumuz arkadaş, buranın forslu müşterilerinden biridir.
Lokanta sahibinin arkadaşla yaptığı kısa sohbetten anladığım kadarıyla adamın lokantadan başka Side’de bir de oteli varmış. Ama bu sene müşteri azlığından otelini açamamış. “İşler böyle giderse gelen sene lokantayı da kapatacağım” diyor.
Aslında Side’de hatta Antalya bölgesinde kiminle konuşursanız, herkesten aynı şeyleri duyuyorsunuz. Rusların ayağı kesildi. Antalya’da turizm büyük darbe yedi. Ne var ki sadece Ruslar değil Avrupalılar da destinasyon değiştirmişler. Side’ye çoğunlukla İskandinavlar, Almanlar ve İngilizler geliyordu. 15 Temmuz’a kadar işler zayıftı, o tarihten sonra işler tamamen durdu. Millet kan ağlıyor.
Türkiye’de yaşayan insanlar, içinde yaşadıkları durumun vahametini hissetmeyebilirler. Bizler olayları televizyonlardan izliyoruz. Fırtına obüsleri Suriye’de şu kadar yeri vurdu. Savaş uçakları Suriye’de ve Güneydoğu’da şu, şu yerleri vurdu; şu kadar insanı etkisiz hale getirdi. (Nedense TV haber müdürleri “öldürmek” fiilini kullanmaya utanıyorlar veya korkuyorlar. Gülenciler, PKK’lılar ve Suriye’deki İslamcılar etkisiz hale getiriliyorlar. “Bizimkiler” zaten şehit oluyorlar, ölmüyorlar.)
Falanca yerde bir bomba patlar; şu kadar insan ölür, şu kadarı da yaralanır. Bunlar bize biraz da vak’a-yı adiyeden gibi görünüyor. Biz zaten bayram tatillerinde trafik kazalarında 100-150 ölü ve binlerce yaralı vermeyi kanıksamış bir milletiz. Bir yerlerde 5-10 kişinin ölmesi veya öldürülmesi büyük bir olay sayılmaz.
Avrupalı için durum hiç de böyle görünmüyor. Türkiye’ye resmen savaşta olan bir ülke imiş gibi bakılıyor. Her yerde her an bomba patlayacakmış izlenimi içindedirler. İnsanlar korkuyor. Cumhurbaşkanı sağa sola posta koydukça Avrupalılar daha çok korkuyorlar.
Kaldığımız otelde birkaç İskandinav’la konuşma fırsatım oldu. Bana aşağı yukarı aynı şeyleri söylediler: Onlar da Türkiye’ye çekinerek gelmişler. Daha önce birkaç kez bu otelde yaz tatili geçirmişler. Çok memnun kaldıkları için tekrar buraya gelmeye karar vermişler. Hiçbir sorunla karşılaşmamışlar. Tatilleri eskisi kadar güzel geçiyor. Tek farkı şu ki bu defa otelden dışarı mecbur kalmadıkça çıkmıyor, kalabalık yerleden uzak kalmaya çalışıyorlarmış. Orta yaşlı bir kadın durumu şöyle özetledi: “Açıkçası otelde kendimizi emniyette hissediyoruz ama dışarı çıkmaya korkuyoruz”.
Lokanta sahibi yanımızdan ayrıldıktan sonra kendi sorunlarımızla baş başa kaldık. Kıbrıslıların hazır olduğu bir yerde Kıbrıs sorununun tartışılmaması imkânsız gibi. Ne var ki bu defa konuyu arkadaşım açtı. Kendinden emin bir tavırla “Belki inanmıyacaksın ama Kıbrıs meselesi yakında çözülecek, hem de çok yakında” dedi.
İlerlemiş saatte söylemiş olsaydı “kafa tütsülü” diye düşünürdüm ama şaraptan henüz ilk yudumu almıştık. Bu kadar şaraptan çocuklar bile sarhoş olmaz. “Hayırdır. Kendinden çok eminsin. Özel bir istihbaratın mı var?” diye sordum.
Yok, özel bir istihbaratı yokmuş. Türkiye hükümetinin genel gidişatına bakarak çıkardığı sonuçmuş bu. Daha somut bir şeyler söylese de ben de inansam ne iyi olurdu. Söylediği aşağı yukarı şu: “Genel gidişat Türkiye’ye bunu empoze ediyor. Türkiye hükümeti bunu kabul etmek zorundadır.” İsrail ve Kıbrıs münhasır ekonomik bölgelerinde bulunan gazın bu konuyla bir ilgisi yokmuş.
Evvelki gün bir Rum arkadaş buna benzer bir iddia ortaya atmıştı: “Bu defa Amerika bu sorunu çözecek gibi duruyor. Ortadoğu çok karıştı. İsrail’in emniyeti için Kıbrıs adasının sorunsuz olması gerekiyor. Sırf bu nedenle Amerika Kıbrıs sorununu çözmeğe karar vermiştir. Bunun gazla da bir ilgisi yoktur.”
Son bir aydır Kıbrıs sorunu ile ilgili kişilerin ağızlarından bal akıyor. Neler söylediklerini sıralayıp sizi bıktırmak istemiyorum. Büyük bir ihtimalle benim duyduğum ve okuduğum gibi siz de duyup okumuşsunuzdur. Son bir ay içinde başta Akıncı ve Anastasiyadis olmak üzere Eide, Çavuşoğlu, Kasulidis gibi etkin kişilerin demeçlerine kulak verdiğiniz zaman sorunun çözümünün uzak olmadığı sonucuna varırsınız.
Ben bir türlü o sonuca varamıyorum. Bunun için de birtakım gerekçelerim var: Birincisi, rahmetli babaannem bana “Sakın ola, belli bir konuda bir defadan fazla kandırılma. Bir defadan bir şey olmaz ama bu tekrarlanırsa alışkanlık haline gelir” derdi. Kıbrısın çözümü konusunda bizi çok defa kandırdılar. Annan Planı’ndan sonra kendi kendime karar verdim ki referandum sonuçlarını ve imzaların atıldığını görmeden çözüme kuşkuyla bakacağım.
İkincisi, ben bu adada yaşıyorum ve Kıbrıs’ta barış havası koklayamıyorum. Koku duyularım henüz körelmiş değil. Yağmur kokusunu alıyorum, toprak kokusunu, ıslak ot kokusunu alıyorum barış kokusunu alamıyorum.
Geniş halk kitlelerinde bu havayı göremiyorum. Halbuki çözümü srdürüp yaşatacak olan ve barış için mücadele edecek onlardır. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin çöküşünün tek nedeni, o zamanlar, bu türden insanların yeterli sayıda olmamasıydı.
Sideli arkadaşıma söylediğim gibi inşallah ben yanılırım. Kendisi haklı çıkar.
































