Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

SEVGİLİCİLİK OYNAMA GÜNÜ

Kimbilir bugün bu yazı dahil kaç tane St. Valentine’le başlayan cümle okuyacaksınız. Kimbilir kaç yerde “Sevgililer Gününün Tarihçesi” anlatılacak. Güllerin renklerinden, anlamlarından söz edilerek, hangi çiçeğin sevgiliye verilmesi gerektiği hatırlatılacak. Eğer iki satır birşeyler de karalamak isterseniz hiç kafa yormanıza gerek yoktur. En güzel sevgi mesajları size bir tık kadar uzaktadır artık. Smsler, internet sitelerindeki hazır kartlar, sevgi sözleri, romantik resimlerle süslenmiş hikayeler, çeşit, çeşit yemekler, mezeler, şaraplar, sevgililer gününe özel mönüler çoktan önünüze sunulmuştur. Jan janlı restoranlarda yemekler yenecek bugün, el yakan fiyatlarıyla! Sohbetsiz, alışıldık, heyecansız ve aşksız insan kalabalıkları sevgili olacaklar bugün 24 saatliğine. Aşk gününü kutlayacaklar. Alevin, ateşin, aşkın rengi ve kalbin sembolü bin bir türlü şakrabanlıkla duvarlara, kağıtlara, vitrinlere, çiçeklere, reklamlara ve akla gelmeyecek bin bir türlü detaya alet edilecek.

Haftalardır sevgililer günü için hazırlanan pazarın reklamı yapılıyor. Bu açık pazarda her şey sevgiliye uydurulmuş. Yastıklar, uyku setleri, buketler, bulaşık makineleri, parfümler, telefonlar, tek taşlar… Ahh neler neler!.. Bu güne eğer kötü hazırlanmışsanız eyvah ki ne eyvah.. Siz uzayda yaşamıyorsunuz ya. Bu günü bu kadar bağrıltı ve şamata arasında unutmanız mümkün değildir. Baksanıza hediyeler artık sipariş ediliyor bu özel günde Sevgiliye! Bugün resmi bağla birbirine bağlı olan herkes otomatikman sevgilidir. Bunu kanıtlayacak kapı kadar tapusu vardır bu imzalı mühürlü aşkların. Doğal olarak 14 Şubat günü tek günlüğüne sevgili olmaya sığınanlar koşacaklar çiçekçilere. Bu koşu faslına hazır olan çiçekçiler ise hazırladıkları kutu kutu çiçekleri şip şak satacaklardır bu pazarın müşterilerine. Çiçek alan erkeklerden çoğu daha çiçekçideyken başlayacaklar böyle bir günde bir çiçeğe üç kat para ödemenin enayiliğini şikayete. Pek çoğu

mecburiyetlerini, öfkelerini ve zorunluluk ile yaptıkları bu eylemi içlerine gömerek, yüzlerine maskelerini geçirerek tutacaklardır evlerinin yolunu. En biçimsiz, en göserişsiz çiçek bile alıcı bulacaktır bugün. Nöbetçi aşıklar gibi nöbette bekleyen çiçekçilerin bulunması böyle bir günde faydalı olabilir. Hatta elzemdir. Eğer son anda sevgili olduğunu unutan olursa parayı verip çiçeği alır ve hayatı da kurtulur. Eeee iş bununla biter mi? Öyle kuru kuruya çiçek de yetmez bugün vesselam. “Şu kadarcık” bir taşı sakın esirgemeyin uğruna dağları deleceğiniz yavuklunuzdan. Üç yüz altmış dört gün birbirinize sövseniz de bir güncük sıkın dişinizi, rolünüze iyi çalışın, ödevinizi lütfen iyi yapın. Hele becerip bir iki dize şiir de ezberlediniz mi, en iyi sevgili ödülünü alabilirsiniz ve bir sonraki özel güne kadar – muhtemelen bu da kan dökülüp, hak alınan ama balo salonlarında göbek atılıp, kutlanan bir gün haline gelen- kadınlar gününde olacaktır. Erkek sevgililer bu günde ev ödevlerini iyi yaparlarsa en azından biraz zaman kazanıp bu işten alınlarının akı ile çıkacaklardır. Şiir nerden aklıma geldi ki benim. Kaç kişinin umrunda ki şiir. Aşk, yaşam denince ifade edebilme gücü olarak bu kapitalist düzende “ben ne söylerim, tamburam ne çalar” gibi bir şey olur bu ortamda. Bizim gibi şiirciler için ruhunda şiir olmayan bir ülkede yaşamak ne kadar da zordur. Şiir paketlenmez ve parlak kaplamalara ihtiyaç duymaz. Zaten ne aşukun ne de maşukun böyle günlere ihtiyacı da yoktur.
Bu sevgililer gününde zorla yan yana gelmiş pek çok insan bir restoranda masa başında kadehlerini aşka kaldırdıklarını zannedecekler yine. Saatler 24’ü vurup, kül kedisi eski kıyafetlerine dönünce yine evdeki hayat kaldığı yerden devam edecek. Zoraki hediyeler, zoraki sözler, çiçekler arasında bugün aşkın o büyülü gerçekliği bir yerlere kaçacak gene. İçinden ve düşünden aşk tutanlar, özlem çekenler, acı duyanlar, bugünün 14 Şubat olduğunu önemsemeyecekler, bu açık pazarın mahallesine girip bakmaya ve bile bile lades olmaya ihtiyaç duymayacaklardır.
Gönülde ateş olduktan sonra kim önemser sürüler ve yığınlar halinde kutlanan günleri?. Kim koşar koskocaman bir pazarın müşterisi olmaya? Aşk adına hediye dilenmeyi kim ister? Dilinde söz, teninde ter olanın hangi kalıp mesaja ihtiyacı vardır? Sözler, şiirler yetmezken sevgiliye aşkı anlatmaya, zoraki oturulmuş bir masanın başında arabesk ve kötü müzikler eşliğinde sıkılmayı, susmayı, dayanmayı ve hediye alıp vermeyi kim ister? Kaç tane sevgili bugünü sevgi adına hisseder? Aşk gizlenebilen ve ertelenebilen bir şey midir ki? “Seni seviyorum” sözcüğü enflasyona uğratılsa bile içinde gizlenen o yara, o kesik, o güç kaybolur mu? Şarkı, şiir, roman, öykü, (bugün aynı zamanda öykü günü de sanırım) heykel, bale, tango, niçin var? Başka türlü birşey dileyen şair nasıl bir dünyayı işaret etmektedir. Ya “Bir insanı sevmekle başlayacak herşey” sözü ne için söylenmiştir? Aşk bütün dilleri çözerken, yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek diyen bir düşü niçin kurmaktayız? “Artık ben şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum” diyen şiirleri neden ezberledik? “Ben sana mecburum bilemezsin/ adını mıh gibi aklımda tutuyorum” şiirini söyletmeyen, ezberletmeyen, yeniden kendi demiş gibi yazdırmayan aşka, aşk mı derim ben? Yeri doldurulamayan bir insanınız olmadıkça bugün kimin yüzüne bakıp “seni seviyorum” diyeceksiniz? Bütün yollardan, hatalardan, kırgınlıklardan sonra sığındığınız kucakta “gözlerinin içine başka hayal girmesin”i hissettirmeden yaşanan bir ilişkiye ne renk bir çiçeği uygun göreceksiniz? Bugün, birbirine sevgilicilik rolü oynayanlar karşısında yer yarılıp da içine girmeyecek mi aşk, utancından? Yüzü yere düşmeyecek, başı öne eğilmeyecek, ağladığı duyulmayacak mı?
Bugüne ihtiyacı olanlar, titremenin, yanmanın, yakmanın, özlemin, duygunun varlığını para ile, şekil ile yer değiştirenlerdir. Bugün sevgililerin değil sevgilicilik rolüne soyunanların günüdür. Bugün çarşıya, pazara para akıtan ezbercilerin, medyatik gösterilere soyunanların günüdür. Bugünü kutlamaya ihtiyacı olan dünyamıza aşk diliyorum. Tanrı bizi sevgisizlikten korusun.


————————————————————————————————————
ŞUBAT GÜLÜŞLÜ KADIN’A

Ne zaman düşlerimden kafamı kaldırsam karşımda sen vardın. İki göz arasında ortalayamadığın bakışınla karşımdaydın. Ortalama yaşayan ve ortalama düşünen insanlar kümesinin dışındaydın. Ben hep cocuk kalırdım ve sen hep mecburi büyürdün etrafımda. Benim çocuk kalışımı beslemek, beni büyütmek, yürütmek ve güldürmek içinn büyürdün… İki dünya arasında sıkışmış eksik gülümsemeci yol arkadaşlarıydık.

Ne zaman dar bir cümleye çarpsam şiire sarılırdım. Şiirle büyütemediğimiz çocukluğumuzu, giden o şi/a/irin ardından döktüğümüz yaşları toplardın etrafımızdan. Yaşamın en zor oyununu oynayan iki oyuncuyduk. Rollerimiz hiç benzemezdi birbirine. Sen kural koyan, ben kazanan olurdum her zaman. Ben Haziran'da alev alev dökerken kelimeleri eteklerimden, sen Şubat'ta üşürdün. Ben dağbaşlarında ateşler yakmayı düşlerken, sen yangınlarını içindeki karlı dağlarınla söndürürdün. Ne çok gönderilmemiş mektubun var heybembe. Ne çok yaşanmamış anın, ne çok sen varsın içimde. Hepsi de yarım. Gözlerimin önünde yitip giden bir genç kızın yaşanamayan emanet parçaları göçmekte…

 
Yazık olurdu yarınlara çünkü “ben değilim, ben olamam yanındaki" diyen o şarkılar bilirdi yitip giden yarınlarda gizlenenleri… 70 li yıllara geri dönelim diyen bir hikaye kurardın gun ortasında. Sen konusurken ben önüme bakardım. Ben konuşurken sen geçmişi arardın. Doğduğumuz yıllara geri dönmek isteyen bir yabancıydın şimdide. Doyduğumuz zamanlar benzemezdi hiç harçlık biriktirdigimiz o zor günlerimize. Para zorluğu yaşadığımız yıllar rahata erdiğimiz şu zamanlardan çok farklıydı. Hep bir nihavende hüzzama bakan gözler taşırdık. Ve bu makamlarda gezerken başkalaşırdık. Sofralarımız ille de akşam olunca hüzünlenen şarkılara alkış tutardı. Re-mix şarkılara yer yoktu yaşamlarımızda. Şarkıların ve aşkların ellenmemiş ilk hallerine inanırdık. Oğullar büyütürdün sen gururla ve sancıyla, ve ben oğullar büyütürdüm aşkla, sevdayla.. Oğullarımız az gidip, uz gidip dere tepe, eğri ve eksik yanlarımızla yol aldığımız en büyük adımlarımızdılar… Oğullarımız geri dönüşü olmayan en güzel yolculuklarımızdılar.

Bazen aptala yatmak ister, sonra çizilen bir kaderin becereksiz iki oyuncusu gibi rollerimize geri dönerdik. Her akşamüstü çocukluk anılarımıza sahip çıkardık, aslında kendi kendimize sahip çıktığımızı anlatamazdık kimseye. Kayıp çocuklar ülkesine gitmeyi reddeden notası eksik birer şarkıydık. Şarkılara sığınmamız bundandı. Besteler ve sözlerden başka kimseler bilmezdi "BEYAZ ATLININ ŞİMDİ BURDAN GEÇTİĞİNİ"…

Ben dağıtmayı severdim sen toparlamayı. Ben kendimi dökmeyi seçerdim sen saklamayı. Ben kelimelere yüklerdim yaşamımı sen suskunluklara. Ben gun ortasında yorulurdum sen uykunda… Aşka sevdaya dair gerçek bir öykü anlatırdım sana…
Ben aşka inanırdım, sen bana…

Sen her güneş batışında bir şarkı tutuştururdun balkonunda. Ne zaman o şarkıya başlasan bir güvercin yolunurdu avluda… ne zaman sana dair bir şey yazacak olsam söz susar, yarım yaşanmış herşey çatal diliyle ısırırdı bizi yaşamlarımızdan.

Bunda ne yılların, ne bizim, ne de birinin suçu yoktu aslında… Bir sen, bir ben yetmedi, yetmezdi bu aptal, bu aşksız, bu sığ düzenin çarklarını kırmaya…