Köşe Yazarları

‘Sen beni benim sana inanmışlığımdan vurdun…’

Ece Uslu yazdı






Geçenlerde bir kitapta karşıma çıktı bu cümle ‘Sen beni benim sana inanmışlığımdan vurdun.’ diye. Okunduğu zaman insanı alıp uzaklara sürükleyen, insanın içini derinlerde bir yerde fazlası ile acıtan bir cümle. Acı… Peki nedir bu acı! Acı deyince insanın aklına hep bir kayıp gelir. Ancak acı sadece istediğimizi elde edemediğimizde veya sahip olduklarımızı kaybettiğimizde hissedilen bir şey değildir. İstemediğimiz bir şeyi yapmak (istemediğimiz bir okulu okumak, sevmediğimiz bir mesleği yapmak, istemediğimiz bir ortamda/ülkede bulunmak) ve istemediğimiz bir şeyi (ilişki, evlilik, bir canlı veya bir nesne) sahiplenmek zorunda kaldığımız zamanlarda da acı çekeriz. Ve bu acıların en zorudur. Çünkü bu acı benliğimizin kabul edebileceklerinin çok ötesinde, elaleme karşı oynanan bir oyunun sonucudur. Başkaları tarafından senaryosu yazılıp elimize teslim edilen üzerimizde eğreti duran bir rolden ibarettir. Yani fazladan yüktür bize. Kendi benliğimizin kaybı için tuttuğumuz sonu belli olmayan bir yasın acısıdır. Her baktığımızda iki şeyi hatırlatır bize; birincisi kendi geleceğimizden başkaları için vazgeçişi, ikincisi ise acı verenden kaçınmak için yapıldığından acı verenin kendisini… Yani bu sahiplenmenin sevgi ile bağdaşması imkansızdır..

 

‘Kurtulmak için başkasına bel bağlamak yıkılmanın en güvenli yoludur.’ demiş Simone De Beauvoir. Yazımızın başlığından yola çıkarak, yaşanan bir sevgi bağının kaybı üzerinden yorumlamak istedim bu cümleyi. Keder de şükran da sevginin bir türüdür. Sevdiğiniz kişiyi kaybettiğinizde kederini yaşamak, yasını tutmak aslında yaşananlara ve kendinize olan saygınızdandır. Sırf kederi yaşamamak adına başkasına bel bağlamaksa asla şükran duyamayacağınız bir ilişkinin, bir çıkmazın içine kendinizi sürüklemektir. Başta acınıza merhem olsa da bu ilişkilenme, sığınma/güven/üreme/onaylanma vb ihtiyacınız ortadan kalktığı noktada size sadece bir yük olarak kalacaktır. O noktada iki tercih hakkınız kalacaktır; Mutsuz olarak ve mutsuz ederek kalmak veya mutsuz ederek gitmek. Ne acı ki her şekilde kurunun yanında yaş da yanıyor. Bu noktada, kendinizi bir başkasının yara bandı yapmadan önce de iyice düşünmeniz gerekir sonucu çıkıyor aslında. Hep dediğim ve diyeceğim gibi plan üstüne plan yapılmaz. Çivi çiviyi sökmez. Yarım kalmışlıklar, bir başka bir ruhla tamamlanmaz. Nasıl ki yemeğe devam etmek için önce hazmetmemiz gerekiyorsa, yola sağlıklı devam edebilmek için de yaşananları hazmedip özümsememiz gerekir. Aksi halde aklın zamansız öldürdükleri yürekte amansız dirilirler…

 

‘Peki ne yapalım?’ dediğinizi duyar gibiyim. Acı veren duygulardan kaçınmaya çalışmak bizi daha büyük bir ıstırabın içine sürükleyecektir. Bırakın! Acıyı hissetme noktasında kendinize izin verin. Hiçbir acı sonsuza dek sürmez. Ama sizin onu hissetmemeye çalışmanız, yok saymanız, daha yüksek bir sesle kendini duyurmaya çalışmasına, yani onu daha yoğun hissetmenize yol açar. Bazen teslim olmak gerekir. Teslim olun ve size söylediklerini duymaya çalışın? Ne acıtıyor canınızı? Ne zaman geliyor bu his? Ne anlama geliyor? Size anlatmak/duyurmak istediği neler var? Önce iyice bir dinleyin. Bırakın susturmayın anlatsın size kendini. Anlatmak onu sakinleştirecek, duymak sizi rahatlatacaktır. O noktada durun ve dışarıdan bakın söylediklerine. Bu dedikleri ne kadar gerçeği yansıtıyor? Ne kadarı yersiz suçlama ya da abartılı beklenti barındırıyor? Düşünün, sorgulayın. Çünkü ancak bunları duyar ve fark ederseniz; neyle karşı karşıya olduğunuzu bilir ve ona göre nasıl hareket edeceğinizin tercihini yapabilirsiniz. İşe yarar düşünceyi alıp ders çıkarırken, işe yaramayanı reddetmek ve bu bağlamda duygularınızı yeniden şekillendirmek noktasında bir bakacaksınız ki acı veren duyguların miadı dolmuş bile… Sağlıkla…








Başa dön tuşu