Köşe Yazarları

SEÇİM SONRASI DÜŞÜNCELER







Sadece sorunlarımızın  katmer katmer olmuş bizim gibi küçük toplumlarda değil..




Büyük ülkelerde de vardır: Şöyle ki her seçim sonrası değişmez temenni ve yeminlerle başlanır yeni dönemlere..



Beklentiler cevaplanır! Umutlar yeşertilir!

Nitekim ben de  hep öyle düşünür kendimce hep öyle temennilerde bulunurum. Üstelik her defasında tutmadıklarını, bundan sonra da gerçekleşmeyeceklerini sayılarını unuttuğumca bizzat yaşayıp gördüğüm halde!                                          Tutun ki insanın kendini aldatmaya, hayalo etme pahasına ihtiyacı vardır!

FAKAT yine de temenni ederken umut etmeye devam edeceğiz. Ki o dualarımızdan biri “neden CTP ile UBP bir koalisyon hükümeti oluşturmasındı” görüşümüze dayanıyor..

PEKİ ama asıl ve büyük temel sorunlardan  biri olan Kıbrıs siyasi sorununa ilişkin taraflardan  biri “federasyonu”  diğeri “iki ayrı egemen devlet” olgusunu savunuyorlarsa bir hükümet oluşumunda nasıl bir araya gelecekler ki?

İŞTE size Hükümetler oluşumunda sorun içinde sorun! Ki önce iki parti “nasıl bir çözüm” konusunda uzlaşacaklar ki bir araya geldiklerinde kavgasız tartışmasız güçlü hükümet olabilsinler!

Kaldı ki sosyoekonomik kalkınma     konusunda da farklı düşüncelere sahipler!

***

GERÇEKTE Türkiye’nin yardımlarıyla varlığını sürdüren küçük bir toplumda böylesi siyasetlerin komik olması gerekir…                                                        Fakat bunu düşündüğümüz  yerde bakıyorsunuz  ki hâlâ varlık güvencimiz olan Türkiye’ye karşı sürdürüldükçe geliştirip yaygınlaştırılan bir dezonfarmasyon vardır!..

Şöyle ki “Türkiye’ye, “üzerimizden elini çekmesini, adadaki siyasi kaderimize karışmamasını” isteyecek kadar!”                            Bu seslendirmenin Ankara’ya yönelik son cümlesi ise şu olmakta: “Çek elini üzerimizden biz Güney ile anlaşmaya varabiliriz!”

Nitekim son dönemlerde en iyi marifetimiz Erdoğan üzerinden Türkiye’ye yönelik seslendirmelerimiz oluyor ki sadece “esefle karşılıyoruz!”                                                                                                     ***

SADEDE GELEYİM: Bu ülkede “kelli felli politikacıların içinde bulunduğumuz siyasi ve sosyoekonomik koşullarda bile “euroya geçelim” önerileri vardır! Diyeceğiz ki “hadi verilsin o  yetki, bakalım geçebilir miydiniz?”

Sonuçta bu tip vaatlerle öneriler  olsa olsa halk ile alay ederken Türkiye’nin “TL’sini olumsuz ve karanlık düşüncelerde kullanmak öte değildir!

FAKAT: “Neden UBP ile CTP koalisyonu gerçekleşmesin” derken bütün bu olumsuzlukları bir kenara iterek  bu kez de “neden ekonomiyi kurtarmak yollarında öylesi bir koalisyon gerçekleşmesin” de diyoruz..

KIBRIS Türk halkının mücadele tarihinin “başlığı” her zaman “birlik ve beraberlik” olarak atıldıydı.. Buna karşın o “birlik ve beraberlik” çağrılarının sonradan siyasi çıkarlara dönüştüğü de çok görüldüydü!                                                                                ***

NEYİ ANLATMAYA ÇALIŞIYORUM: Dünyanın en ucube sistemiyle seçim sandıklarından  “istikrar” çıkmasını beklemek mümkün değildir! Yine öyle oldu!

İster üç partili ister iki partili koalisyon olsun.. “Olmadığını, yürümediklerini” yılların deneyimiyle görüyoruz..

Dolayısıyla Başta Anayasa olmak üzere seçim sistemini de kapsamına alacak değişikliklere çok  ihtiyacımız vardır. Düşünün ki bu son seçimde seçmenin yarısı oyunu kullanmadı! Pek çok oylar da bir labirente dönüşen çarşaf listelerde  geçersiz sayıldı!.

BUNA karşın ve hâlâ “öyle geldi varsın öyle gitsin diyorsak… “Yok artık!”                                                                 ***

KISACA TAKILDIĞIM. (HADSİZ BM’LER!)

Geçen hafta BM’ler sekretaryasının dikkatini çekmesi gereken bir yeni gelişme yaşandı.

Türk tarafı BM’ler UNFICYP’in   görev süresinin bir yıl daha uzatılmasına tepki göstererek, bu kararların Türk tarafını hiç dikkate almadan sürekli Rum tarafıyla istişarelerde bulunularak alınmasını protesto etti ve kınadı…                                                 Yanılmıyorsam bir ilk olmalıdır! Nitekim yıllardır BM’ler  adadaki Türk toplumunu dolayısıyla yönetimini  yok sayarak her yıl  “Barış gücünün”   görev süresini Rum tarafının onayıyla uzatmaktadır.. Aslında vahim bir durumdur. Çünkü bu tutum adada sadece  “Rum Devletinin” olduğunun tescilidir!

Bu tecilin parantezinde ise her yıl “adanın tek devleti olan Rum Yönetiminden alınan onayla ayni zamanda Kuzey’deki “BM’ler Barış Gücü Askerlerinin de göreve devam etmeleri sağlanmaktadır” ki ortaya çıkan siyasi durum şudur:

“Adada BM’lerce tanınan tek devlet vardır o da Rum devletidir.”

Ki yıllardır “Rum Devletinin güvenliğini sağlamak” dolayısıyla Türk tarafının denetim altında tutulması siyasetinin bir gereği olarak Mağusa’dan Karpas’a ve öteki yer yer öteki yörelerde konuşlanan BM’ler askerleri, resmen bu adada iki toplum arasında “bitaraf” değil, “taraf olmaktadırlar!”                                                                                                ***

BU siyasi rezilliktir! Öyle olduğu da  ne zaman BM’ler gözetiminde müzakere masasına oturulsa benzer ayırımcılığın sergilendiğidir..

Dolayısıyla bu konuda Türk tarafının “BM’ler Barış Gücünün  görev süresinin uzatılması kararında dikkate alınmamasına yönelik  “resti” yerli yerindedir hatta geç bile kalınmıştır..

Hatta artık (eğer turist olarak kabul edilmiyorlarsa) BM’ler askerlerinin tutun ki Kuzey’den ayrılmaları konusu gündeme getirilmelidir.

KALDI ki Mağusa’da konuşlandıkları  “kampları” da bize lazımdır. Orayı “halk parkı” haline getireceğiz. Geçmişte bu söz bazı siyasi partiler tarafından verilmiştir.









Başa dön tuşu