Köşe Yazarları

SAHİ NERELİSİN?


Çocukluğumdan beri bana çok gereksiz gelmiştir nereli olduğumun merak edilmesi. 18’ime kadar Ankara’da  yaşadım. Annemin annesi Arnavut, babası Çerkes; babamın annesi Mersin’in yerlisi. Dedesinin Kuva-yi Milliyeci olduğu anlatıldı hep babası yörük olan babamın. Mezopotamya gibi onlarca farklı halkın tarih boyu geçip gittiği, savaşıp öldüğü, kalıp göçtüğü bir coğrafyada, bu soruya net cevaplar vermek hem zor hem de gereksiz değilse nedir? Ya da tüm bu halkların kültürlerini koruyup, diğerlerininkiyle zenginleştiğini düşünmek değil midir normal olanı… Oysa çoğunlukta olanın mutlak doğru olduğunu kanıksatma çabasından belki biraz; biraz da genelleme yapmanın kolaycılığıyla, her zaman bir alt anlamla ama…  “Nerelisin?” Bana sorulduğunda uzunca susardım. Bu sorunun karşılığı belli ki ait olduğum yeri tanımlamalıydı ve ben dünya üzerinde henüz öyle bir yerle tanışmamıştım. Kimsenin beni anlamadığını ve uzaydan geldiğimi düşünmeye başladığım ergenlik zamanlarımdan da bahsetmiyorum üstelik. Yetişkinliğimde de, en mutlu olduğum yerde bile, bireysel huzursuzluğumdan belki; belki de kök salmanın bende yaratacağı konfor hissine düşme isteksizliğinden, ait hissetmeme hali süregeldi ta bugüne.

Türlü nedenler sonucu üniversite için geldiğim Kıbrıs’ın bu yarısında da “nereli” olunduğuna çok büyük önem addedildiğini görmek beni şaşırtmıştı. Limasollular, Baflılar, Omorfolular… Göç etmiş olanlar, kalanlar, göç etmek zorunda olsa da, aklı geldiği yerde kalanlar, çok istese de aidiyet kuramayanlar, sonradan yerleştiği bir başkasının evinde gelecek kurmaya çalışanlar…

Üniversiteyi Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde okudum. Türkiye’den gelen öğrencilerle Kıbrıslı öğrencilerin; hatta Girneliler’in, Lefkoşalılar’ın ya da Meseryalılar’ın dahi ayrı ayrı kafelerde ya da çay ocaklarında kümelenmesi hali o kadar kanıksanmıştı ki, biz de doğal karşılamıştık. Diğer ülkelerden gelen öğrencilerle ilişkilerde ise durum daha da vahimdi. Faklı kültürler, farklı mutfaklar, farklı tecrübelerle tanışmak için, çaba sarfetmeden sunulan imkanı değerlendirememe halini anlamak ne kadar da zor. Şimdi; onca yıl sonra yani, objektif olarak baktığımda ne tuhaf geliyor. Bir kaç karma grup haricinde; birbirini uzaktan süzen, iç içe geçmeyip ön yargılar büyüten gruplarca genç insan ve kendi güvenli alanlarının dışında olduğunda tekinsiz hissetme hali…

YA SEV YA TERK ET!

“Nerelisin” sorusuna susarak yanıt verdiğim çocukluğumun üzerinden 30 küsur, mezuniyetimin üzerinden ise 15 yıl geçti. O sorunun bende hala bir anlamı yok. Kocaman evrende, kendimizi tanımlamak için yarattığımız onca alan, verdiğimiz onca emek, geride bıraktığımız onca tecrübeye rağmen; hiç bir söz hakkımızın olmadığı, nerede doğduğumuz ya da atalarımızın nerede doğup nerede olduğu üzerinden fikir yürütülmesi hali ne içi boş iş. Bulunduğun yerde yaşamına ve çevrene değer kattığın sürece varolabileceğine inandım hep. Yaptığın işte en iyisini yaparak, herkesi anlamaya çalışıp kendin kalmayı başararak, sağlam durarak ve yalnız kendini değil, başkalarını da değerli kılarak kendi değerini artırabileceğini düşündüm. Kimin neye inandığı, hangi cinsel kimliğe sahip olduğu, hangi coğrafyadan olduğu değil, nasıl bir insan olduğu çekti ilgilimi. Doğduğum toprakların kadim tarihine saygı duydum hep, güzelliklerine bakıp ağzımın açık kaldığı pek çok yer gördüm. Karış karış gezmek istediysem de zaman yetiremedim. Bir gün mutlaka yapmak üzere randevulaştım; dünyada görmek istediğim pek çok başka yer gibi… Oysa pek çoğumuz için durum aynıdır. O toprakların kendini gerçek sahip görüp çok bağıranları; sırf oradan olduğumuz için kayıtsız bağlılık, sorgusuz sevgi, kafayı kaldırmadan itaat bekler bizden, tüm bu itirazın çok sevmekten ileri geldiğini bilmeden.

Üniversitelerden mezun oluyor, hayatta bazı sıfatlar da ediniyoruz ve belli bir yaşa geliyoruz ancak güvenli alanlarımızdan çıktığımızda hissetme ihtimalimiz olan tekinsizlik halinin düşüncesinden bile rahatsız oluyoruz. Hatta geçmişe göre çok daha fazla sarılıyoruz kurulu düzenimize, kaybedeceklerimizin geçmişe göre çoğalmış olmasının verdiği endişeyle. O nedenle genellemeler yapıyor, bir şekilde basitleştirmeye çalışıyor ve belli kalıplarda düşünüp yaşama klişesine kendimizi mahkum ediyoruz. Basit bir futbol maçına bile, asimile olma endişesini ya da tam tersi Türkiye’ye bağlılık anlamını yükleyenlerden; şirin görünme çabası içinde kendi kurumlarını ezenlere; “oralı”- “buralı” söylemlerini alttan alta körükleylerden, gizli gündemle kişisel çıkarları için ilişkileri törpüleyenlere kadar pek çok örnek görüyoruz, görmeye de devam edeceğiz… Yeniden alevlenen, “oralı” – “buralı” olma durumundan yine yenecek ekmek var belli. Kültürünün kaybolacağı haklı endişesinden mikro-milliyetçiliğe bir bıçak sırtı mesefede olma hali de buna eklenince, önümüzdeki yaklaşık 2 ayda bizi bekleyen süreci az buçuk tahmin etmek pek güç değil. Geçtiğimiz gün konuştuğum bir arkadaşım, yaklaşan seçimlerden, siyaset ve siyasetçi profillerinden, yaşananlardan bahsederken “iş şiddete dönmesin de, başka dileğim yok” deyiverdi. Bile isteye yaratılan kutuplaşmanın yol açtığı durum ortadayken, şiddetin adından dahi bahsetmek zul geliyor olsa da, hangimiz bunun tamamen ihtimal dışı olduğunu söyleyebiliriz ki. O halde her şey bir tarafa; suya sabuna dokunmadan kendimize ve hissetmekten korktuğumuz tekinsizlik haline odaklanmak yerine, nasıl bir geleceği hangi değerler üzerine inşa edeceğimize mi odaklansak? Çünkü türlü nedenle kendimizi mutlak çaresizliğe gömerken biz, koca bir hayat akıp gidiyor yanıbaşımızda. Ve biz bugün seçimi, yarın içselleştirdiğimiz kısır siyaseti tartışarak ama göze alamayarak kolaya kaçamayacağımız ve genelleme yapamayacağız açılımları, sorup duruyoruz birbirimize; nerelisin?

 



Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı