Köşe Yazarları

PAZAR SOHBETİMDİR: (POLİSİMİZ VE SEVGİLERDE BÜYÜYELİM…)


Ben” diyordu rahmetlik Denktaş, “gidip gördüğüm, ziyaret ettiğim ülkeleri ikiye ayırırım. Polisini seven ülkeler sevmeyen ülkeler…”Bu değerlendirmeyi neden yaptığını bilmiyorum. Ancak aklıma yattıydı. Çünkü: Nasıl ki dağınık ve ilkel toplulukları birlikte yaşama düzeni içine sokarken, Anayasalarla kurallara bağlayıp “Devlet” haline getirdiler…“Polisi” de o devletin güvenliğinden sorumlu “özel güçler” olarak yetkilendirdiler…İşte o aşamada “Polis” devletin “sevilen” yada “sevilmeyen” çok özel “görevlisi” durumuna geldi…

Bazı dikta rejimlerinin elinde “korkuttuğu” için “korkulan” fakat çoğunluğunca can ve mal güvenliğimizin koruyucusu oluşuyla da sevilen…

**********

Ben ucunu yakaladım. Henüz “kent” denemeyecek “kasabalarda” ve yanı sıra köylerde iki itibarlı meslek sahibi vardı. Polis ve öğretmen!

Köy yada kasaba kahvehanelerine girdiler miydi oturanlar ayağa kalkar, “buyur” seslerinde sandalye uzatırlardı.

Saygılı görünme özeninde hal hatır sorar, kahve ikram ederlerdi…

Polis sevilendi… *****

Kırılma 1963’lerle birlikte başladı… “Paşalar dönemiydi” ve “polisin” olması gereken her yörede, TC’li “subaylar” ile TMT’den oluşan “askeri yönetimler” vardı, polis de bunların emri altına verildiydi…

O dönemler seferberlik yıllarıydı ve henüz “”demokrasinin” adını bile işitmedikti! İnsan hakları ise “sendikacılıkla birlikte” yeni yeni filizleniyordu. Dolayısıyla hatırlamış olsak da bu kavramları  ne koyacak yerimiz ne savunacak ortamımız vardı!

Öte yandan Devlet de değildik ki “kurumlaşma” olsundu! Kurumların olmadığı yerde ancak “otorite” olurdu ki halkın otoriteye karşı sadece iki şansı vardı: Biri “yönetilirken” haksızlığa kurban gitmemesi için “Otoritenin” insaflı ve adil olmasıydı…

Diğeri “dikta” ile yönetimdi! Nitekim bu yollarda kullanılan “polis” büyük itibar kaybederken, çok da canı yanan yurttaşlar oldu!

Ha, ille de “öyle mi olmalıydı?” O yıllar Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve egemenliği için varoluş savaşımı verdiği yıllardı öyle olması gerekirdi…

*****

Bugüne dönüyorum: Son zamanlarda “polise” yönelik eleştiriler oluyor. Olacak çünkü suç işleyenlerle suçlar artıyor! Haliyle yıllardır “yenileştirilemediği” için hantallaşıp istenen etkinliğini gösteremeyen “polis müessesi” yapısal eksiklerinin de etkisiyle beklentilere cevap veremiyor. Aslında polis üzerinden asıl eleştirilen, gelip giden hükümetlerle tepedeki yetkili ve sorumlulardır!

Dolayısıyla onlarla birlikte “polisin statüsü” bir kez daha gündeme geliyor. Şöyle ki “Polis sivil otoriteye mi bağlansın” efkârında! Fakat hatırlamakta yarar vardır: O sivil otorite hemen her dönemde yetkisi içinde olan “Polis genel Müdürleri” atamalarını bile siyasi çıkar hesaplarından kurtaramayarak kavgalı sancılı bir kızılca kıyamet haline sokmuyor mu! Üstelik haklarla hukuğu “tepetaklak” ederek! Ki Güvenlik Kuvvetlerine” bağlı olan Polis Teşkilatının bu ucudur sivile bağlı olanı! Ya maazallah tümü olsaydı!

*****Denktaş’a dönüyorum. Gittiği gördüğü ülkeleri “polisi sevenler ve sevmeyenler” olarak kategorileştirdi ya…

Çok sonraları düşündüğümde fark ettimdi. Toplumun hiyarerşik katmalarını oluşturan hemen her meslek de ayni kıstas içinde değerlendirilebilinir…

Nitekim sınıftaki öğretmen! Öğrencileri için korkulan mıdır sevilen midir?

Keza dairedeki müdür! Memurları tarafından sevilen midir yoksa nefret mi edilen?

Mesela Hastahanedeki doktor: Şu veya bu zanaatkâr, yada sanatkâr…

Hatta bakkal Hüseyin efendi… Yada filan gazeteci…“Eee! Uzattın ama” denecek! Evet doğru… Oysa ne diyecektim? Meclisteki vekil, makamındaki Bakan, Başbakan, Memleketin Cumhurbaşkanı…

Evet, halkları tarafından sevilmek zorundadırlar… *****

Ne var ki “sevgi” ucuz bir meta değildir! Çoğu zaman bir zerrelik duygu kırıntısı bile dünyanın altınlarına değer! Devleti sevmek gibi! Vatanı sevmek gibi! Güzelliği, doğayı, hayvanları, ormanları sevmek gibi…

Ülkeler bu sevgilerle büyürler… Bu sevgilerle yücelirler. Tıpkı KKTC gibi desem!

Kahkahalarla gülersiniz çünkü nefrettir toprağında yeşerttiğimiz tohumları! Üstesinden gelemediğimiz çevre pisliğidir! Kanlarımızın aktığı trafik kazaları! Kanunsuzluklara karşın kaçak işçi sorunu!

Vurgun, dolandırıcılık, rant ekonomisi… *****

Yıllar yılıdır devleti bunlarla besliyoruz!

Gün gelir belki. Yerlerine koyabilirsek sevgilerde büyüyen vatanı… İşte o zaman başlayacak bizim için zaferlerin bayramlarıyla seyranları…

Fakat o günler için hâlâ hazır değiliz… Çünkü sevmek kadar “sevilmeyi” hak etmiş olmamız gerektiğini hâlâ  anlayamıyoruz…

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı