Köşe Yazarları

Pazar Sohbetimdir: (O Büyük Düşünce Neden Olmasın)







Dün 1974’den hemen sonra adına “bohça yahut “bavul turizmi” dediğimiz “serbest pazarı” hatırlatan bir alışveriş olayından söz ettikti. Gerçekten de o yıllarda oluşturulan feribot seferleriyle Türkiyeliler  alışverişe geliyor, hatta Anadolu’nun en ücra yerlerinden gelen “toptancılar” bavullar dolusu eşya  satın alıp Türkiye’de satıyorlardı…




Aralarına ganimet eşyaların da sıkıştırıldığı bu alışverişler elbet “ekonomi” değildi  ama Kuzey’e para döktüğü gerçekti..



Olayı ilk kez “serbest piyasa ekonomisi” çağrışımlarında algıladık. Ardından “işte alışverişe dayanan turizm”  dedik! Ne var ki sonrası mevzuat ve kanunlarla bu “serbest alışverişin” cazibesi kalmadı, hızlı trafiği de sönerek sonlandı..

Bunun yerine TC’den kaydırılan nüfusun Kuzey’deki iskân ve rehabilite olayları oturdu. Sosyoekonomik ve kültürler yönden iki halk unsuru arasındaki farklılık uzun süre  günlük yaşamlarımıza giren yeni olayların yaşanmasına neden oldu..

Önce Otonom ardından “Federe Türk Devleti” gibi kendi kendimize yakıştırdığımız siyasi “niteliklerimizle” yeni düzenler kurmaya çalışırken, tutun ki 2004’lere kadar kaydırılan nüfusun ötesinde bir Türkiye ve “Türkiyeli turist” olayı yaşamadıktı.

Annan planı ve referandumu  Ankara’nın yanı sıra bir kez daha Türkiyelilerle Türkiye medyasının, yüzlerini Kuzey Kıbrıs’a döndürüp “orada neler oluyor”  diye sormalarına neden oldu.. Zaten KKTC’de  ne olduysa, neler yapıldıysa, otellerinden üniversitelerine, alt yapısından turizmi ile sanayisine kadar, hep 2004’den sonra oldu..

  1. DALGA: Tabi ki süregelen müzakereler bir.. Çözüm olasılığı iki.. Doğu Akdeniz’deki Rum’un hidrokarbon yatakları üç.. Ve Kıbrıs üzerinden AB ile oluşturulacak ilişkiler olasılığı dört.. Türkiye ile Türk medyası ve zaten “kumarhaneleri” nedeniyle Girne’yi Bafra’yı mesken tutmuş Türkiyeliler’in yeniden ilgisini çekti, gözler ve dikkatler yeniden KKTC’ye çevrildi…                                                             Tabi çok geç oldu, sitemle söylemekte yarar var! Ancak Türkiye’nin de son yıllarda yaşadığı siyasi ve ekonomik bunalımlarla başına gelebilecek en büyük felaket olan Fetö darbesi girişimi düşünülürse Kıbrıs’a ayıracak zamanının olmadığı da makûl düzeyde kabul edilebilir!

İŞTE bir süredir Hürriyet Gazetesi ile TÜRSAB’ın işbirliğinde “Kıbrıs’ı Keşfet” logolu KKTC’yi tanıtım kampanyası, tüm bu nedenlerin birleşmesinden kaynaklanan,  gecikmiş fakat kaçınılmaz bir girişim oldu..

Dün de sözünü ettikti. Hürriyet gazetesi yöneticileri, çalışanları, köşecileriyle adeta çıkartma yaptıkları KKTC’ye; eğer söyledikleri ile yazdıkları  bir tanıtımın zorunluğunda amacına uygun olması için abartılı değilse; kelimenin anlamı ile hayran kaldılar.. Nesine, nelerine? Doğrusu ya bu soruya kendimce cevap vermeye çalışırken sadece zorlanmadım, şüpheye de düştüm! Çünkü:

       Her sabah uyanırken bugün kimi dişleyeceğiz kimi tefe koyup çalacağız kimin ayağını kaydırıp kimi rezil rüsva edeceğiz hinlikleriyle tilkiliklerinde yeni bir güne başlayan biziz!

Her sabah uyanırken bugün hangi arsayı, hangi toprağı, hangi sahili kapatmak için hangi Bakana, hangi Bakanın  yakınına, hangi müsteşara, hangi memura, hangi partiliye uğramam gerekir diye düşünen de biziz!

       Her sabah uyanırken hayvancının çiftçinin alacaklarını ödemek için hangi maddeye hangi  ne kadar zam yapmalıyız, elektriğe  harçlara daha ne kadar zam yaparsak halk dayanır diye hesaplar yapan hükümetler de bu ülkededir her bir buçuk yılda hazinede para bittiği için erken seçime giden hükümetler de…

KISACA uyuşturucu da ölümcül trafik kazaları da kumar da kerhaneler de çevre kirliliği de popülizm de dolandırıcılık da taciz de benzeri her türlü melanet de bizdedir… Dolayısıyle “varlıklarımız” arasında naturamıza yapışmış bu olumsuzluklarımızla  ne biz sütten çıkmış ak kaşık gibiyiz ne de yıkanmış yumulmuşuz! Birbirlerimizin gözlerine bakarken yalan da söyleyen biziz, elini sıkıp hürmetlerimizi sunduğumuz kişinin  yanından ayrılıp köşeyi döndük mü küfürlerin envaisi ile adamın yedi sülalesini belleyen de biziz! Birbirimizi çok sevdiğimiz de söylenemez! Çok kültürlü olduğumuzun lafazanlığında aramıza katılan TC’lileri horlarken lahmacunlarından dönerlerine, rakılarından beyaz peynirlerine, türlü çeşitli kebap ve yemeklerine kadar her bir şeylerini o çok yüksek kültürümüzün içine katıp özümseyen de biziz!  İnsan kardeşliği ile barıştan söz ederiz ama dedikoduda üstümüze yoktur, sohbetlerimizin en zevkli yerlerinde insanların özelinden şu bu olduklarına varıncaya kadar didiklenen hayatlarıdır!

Bu nedenle  Hürriyet gazetesinin köşecileri ile muhabirlerinin KKTC ziyaretleriyle ilgili yazdıklarını okudukça şaştık kaldık ama bir yandan da gurur duyduk! Vay be dedik! Meğer  neymişiz  be abi!

Demokrasi dersen gani gani.. Sıcak kanlılık, mütevazilik, imtiyazsız sınıfsız oluşumuz da cabası.. Hatta pisliği ile trafiğinden şikâyet ettiğimiz KKTC meğer bir lalezar ülke.. Otelleri, misafirperverlikleri, huzuru ve sükûnu ile tutun ki cennetten bir parça.. Tam yaşanacak bir yer.. Hatta her Allah’ın günü klasik hava raporları  gibi  medyada marifetleri yayınlanan   Emrullah Turanlı bile meğer bizi ne kadar çok seviyormuş ki “KKTC diyor on yıl içinde Monako gibi olacak..” Allah Allah diyoruz, maşallah!

FAKAT: Tüm bu övgülerle takdirlerin sahibi olamaz mıyız? Çok mu zordur dürüst insan olmak? Husumet yerine sevgiyi koymak? Çevreyi temiz tutmak? Demokratik teamüllere uygun yasalarımızla gerçekten bir lalezar yaratmak?

Kolaydır. Hem de çok: Yeter ki “bu coğrafya benim geleceğimin ebedi vatanıdır” densin! “Devletiz” densin.. Küçük küçük, parça körçe değil; büyük düşünülsün… Kimler gibi bilir misiniz? Kıbrıs Helendir Helen kalacaktır diyen fakat  kulu kölesi olmadan, o  Rumlar gibi! Düşünülecekse, onlarınki kadar büyük düşünülsün!

 









Başa dön tuşu