Münevver teyzeyi yaklaşık 50 yıldır tanırım. Rahmetlik kocası eski TMT’ci bir ilk okul öğretmeniydi. Geçen gün ona bizim mahallenin bakkalında rastladım.
“Şu etrafındaki insanlara bak yahu, artık sokaktaki kimseyi tanımıyorum. Her taraf ‘Arap çorap dolmuş.’ Sokağı bırak her gece Türkiye televizyonlarına baktıkça moralim çok ama çok bozuluyor” dedikten sonra yüzünü buruşturarak “Bunlara (Rumlar) da fazla güvenmem ama AB içerisinde her halde bize bir şey yapamazlar. Bizim nesil harcandı gitti bari angoniciklerim (torunlarım) kurtulur” diye de ekledi. 2004 yılında “hayırcıların” yanında yer almıştı teyzemiz fakat artık bir çözüm istediğini herkesin önünde ifade etmekten çekinmiyordu. En fazla şikayeti ise Kemalist değerlerin yerle bir edilmiş olmasıydı.
Eski sendikacı bir arkadaş ise daha farklı düşünüyordu. O 2004 yılında Kıbrıs Türk toplumunun “evet” demesi için sabah akşam çok çalışmıştı fakat Rumların “hayır” demesini bir türlü içine sindirememiş ve o günden bu yana anlaşmadan ümidini kesmişti. Onun için artık mevcut “statüko” çözüm anlamına geliyordu. Tabii iki yıl önce külliyetli miktardaki emekli ikramiyesiyle Tatlısu taraflarında bir villa almıştı. “Bütün varlığımı buraya yatırdım ve emekliliğimi burada geçireceğim. Bana ne anlaşmadan gardaşçığım.”
Diğer bir arkadaşım ise şöyle diyordu, “KKTC ne yahu, sahte, uyduruk bir yapı.” “Bir an evvel dünyalı olmamız lazım.” Tam 14 yıldır müşavir olarak çalışmakta bu arkadaşım. Annan döneminde en fazla bilmek istediği şey Rum malı üzerine yaptırdığı evinin ona kalıp kalmayacağıydı. Bir de emeklilik fonunun ne olacağı.
Bir gazeteci dostum ise “çocuklarımı böyle bir eğitim sistemine, hastanelere, çöp kokan sokaklara mahkûm etmek istemiyorum, hayat kalitemin en az güney kadar olmasını istiyorum” diyerek, niye çözüm istediğini anlatmaya çalışıyordu.
Diğer bir sıkı barışçı akrabamın evini ziyaret etmek için yaşadığı köyün Rum mezarlığından geçmek zorunda kalışım geldi aklıma. Mezarlığın hali içler acısıydı. Haçlar kırılmış, mezarlar açılmış, otlar her taraftaydı. Bu köyün muhtarı solcu ve barışçı bir partinin üyesi, keza bağlı olduğu belediye de öyleydi. Niye bu tip mezarlıklara el atmıyorlar acaba diye düşünmeden edememiştim. Bir sürü Rum’u o köyü ziyaret ederken görmüştüm. Kimse niye rahatsız olmuyordu bu manzaradan?
Zamanla Kıbrıs sorununun dönüştüğünü ve birçok farklı boyut kazandığını biliyoruz. Yeni nesillerin, hafızaların, beklentilerin oluştuğunu. Ve bundan dolayı artık herkesin farklı bir Kıbrıs sorunu olduğunu. Yani biri için çocuğunun daha iyi okulda okuması, etrafın daha temiz olması, “doğululardan” kurtulmak çözüme ulaşmanın en önemli nedeni olabilir
Fakat, burada çözümcülerle, barış isteyenleri biraz karıştırıyoruz galiba.
Etrafıma şöyle bir baktığımda maalesef barışı, barış için isteyenler galiba çözüm isteyenler kadar fazla değil. Ya orta sınıf hassasiyetiyle daha kaliteli bir hayat, ya da fakir ve “ürkütücü,” “doğulu yabancılardan” kurtulmak için çözüm isteyenler daha ağırlıkta gibi geliyor bana.
Ya barışın olmazsa olmazı olan “yüzleşme ve Öteki’ne saygı?”
































