Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

NESİL TEHLİKEDE OLUNCA…

“Denizi boyayan gökyüzüdür…”
Bu cümleyi mırıldandığımda kendime şaştım.
İlk kez kullanılmış edebi bir cümle olduğunu sandım.
Bu duygum ortaya çıkmasıyla birlikte aynı hızla kayboldu.
Koskoca bir su karşımda duruyordu.
Eskilerin deyimi ile “çarşaf gibiydi.”
Geniş bir yatakta kıvrımsız uzanan bembeyaz bir çarşaf.
Sabahın seheri olmasına rağmen rengi beyazdı. Öyle çarşaf gibi süt beyazı değil.
Gri tonlar hakimdi yer yer.
Geceden kalma yakamozlar gri tonlara baskın çıkıyordu. Beyaz hissini veren yakamozlardı.
Sanki su perileri ellerinde kandillerle dolaşıyorlardı ortalıkta.
Gecenin sihrinden kalma büyü devam ediyordu sabahın ilk ışıklarında.
Gökyüzüne baktığımda ilk önce onları gördüm.
Kırlangıçları.
Kabe’yi yıkmak için Mekke’nin kapılarına dayanan filler üzerindeki kafir ordusuna kanatlarında taşıdıkları taşlarla telef eden onlardı.
Bu yüzden mi ölçülü bir saygıyla severdim onları yoksa getto günlerinde haylaz çocuklarken ve güvercin yavruları ile serçelerden kendimize mükellef sofralar kurarken, yaşlıların “kırlangıçları öldürmeyin yoksa yedi yıl kel kalırsınız” sözlerinin etkisi mi bilmiyorum.
Kırlangıçlar, saygıyı hak edecek denli bir karakter gösterisi sergilediler her daim.
Seher vakti gri bir gökyüzünde kanat çırpan kırlangıçlardı.
Denize rengini veren gri gökyüzü idi.
Ve ben, yeni keşfetmiştim denizi boyayanın gökyüzü olduğunu.
O uçsuz bucaksız sonsuzluğu…

***

Aslında bu yazının konusu kırlangıçlar değil kargalardır.
Evet, çirkin saydığımız sesiyle öttüğünde rahatsız olduğumuz, köy yerlerinde tavukların yumurtasına, koyunların arpasına dadanan kargalar.
Zorda kaldıklarında diğer kuşların yuvalarını tarumar eden kargalar.
Kırlangıçlardan sonra sabahın ikinci sakinleri onlardır.
Geceden kalma açlığın verdiği içgüdüsel refleksle dalarlar ortalığa.
Serçelere ve bülbüllere aman vermeden hakim olurlar ortalığa.
Öylesi bir sabahtı.
Ben, gecenin mahmurluğu ile gökyüzünün denize rengini nasıl verdiğini keşfetmeye çalışırken, kargalarla birlikte sökün eden bir çift şahin gördüm.
Çarşaf gibi denize paralel yaprak kımıldamamasına rağmen nasıl kanat çırpmadan gökyüzünde salındıklarını, sonra hedefine kilitlenen bir katil gibi havada nasıl asılı durduklarını.
İşte o an, tüm kargalar o bednam sesleri ile bağırmaya başlamışlardı.
Bu bir tehlike sireniydi.
Birbirlerini şahinlerin öldürücü saldırısına karşı uyarıyorlardı.
Ve “savunma güçlerini” harekete geçiriyorlardı.
Karşı ağaçlardan havalanan dörtlü bir grup karga doğrudan şahinlerin üzerine dalış yapacaklardı.
Ben “eyvah kargalar şahinlere yem olacak” derken, ikinci dalışta şahinlerin nasıl telaşlı kanat çırparak kaçtıklarına tanık olacaktım hayretle.
Tıpkı denize rengini veren gökyüzü olduğuna şahit olmanın hayreti ile.

***

İki şey öğrendim.
Bir; Doğa gökyüzü ve yeryüzü ve deniz, milyonlarca yıldır bize rağmen vardırlar.
İki; Nesli tehdit edildiğinde karga bile şahine kafa tutar.
Hem de ölümüne…