Ne ilhak ne teslimiyet…

28 Kasım 2016 Pazartesi | 09:30
Köş, Moreket

Ülkesine çözüm ve barış gelmediği için sevinen veya karalar bağlayan, kaç toplum var bu dünyada. Bir grup ortaya çıkan sonuçtan memnun, utanmasalar zil takıp oynayacaklar. Diğerleri ise, çözüm olmadı diye karalar bağlayıp dünyaya küstüler. Aslında her ikisini de kabul etmek yerine kaderimizi elimize almamız gerekmez mi?

Zirvede kriz çıkmasına sevinenler, “Ülkeye barış 1974 te Türk askeri sayesinde geldi. İki kesimli iki devletli bir çözüm olmayacaksa da olmasın. Artık barış, ille de barış diye tutturup halka umut tacirliği yapma devri bitmiştir. Süratle başkanlık sistemine geçip, yönetim kadrolarını ehil kişilerle dolduracağız. Barış da çözüm de bizim elimizde” mantığıyla hareket ederken, diğerleri  “Bir çözüm olsun da nasıl olursa olsun. Çözümden başka çaremiz kalmadı”modunda hareket ediyor…

KKTC’yi kuralı 33 yıl oldu. Hala mal mülk kavgası veriyoruz. Torpil, adamcılık ve ganimet kültürü üzerine kurulmuş bir devlet yarattık. Gelen paraları doğru ve akılcı yatırımlara yönlendirmek yerine, eşe dosta dağıtmayı tercih ettik. Bigi ve liyakatın yerine, parti rozetini muteber kıldık. Ülkeyi, kanunsuzluğun kol gezdiği, fuhuş, kumar, kara para ve uyuşturucu merkezi haline döndürdük…

Ve sonuçta, kendi devletiyle alay eden bir toplum yarattık. Siyasiler, “ülkem için ne yaparım” demek yerine, “kendim ve ailem için ne yaparım” politikasına alıştılar. Biz onları değiştirmekten bıktık ama, onlar değişmeyi hiç denemediler…

Ülkede yaşanabilir, insanların mutlu olduğu, sorunların çözüldüğü, yasalar önünde herkesin eşit olduğu bir sistemi yaratabilseydik, bugün kimse “ille de çözüm” diye yollara düşmezdi. Ama yıllardır öyle bir yönetim anlayışı benimsedik ki, artık kendi yarattığımız ucube bizi de yemekte…

Bu bozuk düzene karşı çıkıp, kurtuluşu bir çözümde bulanlar “Rumcu, hain” ilan edildi ama, “KKTC yaşayacak” diyenler de gereğini yapmadı…

Bizi tek tanıyan, her derdimize koşan, maddi manevi desteğini esirgemeyen Türkiye bile, burayı ayrı bir devlet değil, kendi alt yönetimi olarak görüyor artık. Bu düşüncenin oluşmasında da en büyük katkıyı o “KKTC yaşayacak” deyip de başka şey söylemenler verdi….

Erdoğan’ın Başdanışmanı Yiğit Bulut’un söyledikleri ne yenir, ne yutulur cinsten değil. Her kafadan bir ses çıkarken, TC Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un sözlerine inanmak istiyorum. Kurtulmuş, “İki toplumlu bir Kıbrıs’ın varlığından asla geri adım atmayacağız” diyor. Bu sözler üzerine, bizzat kendilerine yakın kesimlerin de artık çenelerini kapatması gerekir…

“Bir karış toprak bile vermeyiz” diyenlere sormak lazım. İyi güzel diyorsunuz da, son aylarda memleketin bütün sahilleri, değerli arazileri bir bir birilerine peşkeş çekiliyorken, sizin söyleyecek hiç mi sözünüz yok. Bırakın bir karış toprağı, kilometrelerce sahilller birilerine el altından veriliyor. Keşke çıkıp bunlarla ilgili de birşeyler söyleyebilseniz…

Peki ama, ülkede bunlar yaşanıyor diye, gidip Rum’a teslim mi olmalıyız, tek çözüm bu mu? Asla…

Ancak böyle düşünen azınlık bir grupla, uluslararası hukuğun içine girmeyi isteyenleri, geleceğini görmek isteyenleri, huzurun, güvenin olduğu kalıcı bir anlaşma için çabalayanları birbiriyle karıştırmayın. Ve inanın bunlar az değil.

Sonuç olarak şu gerçeği kabul etmeliyiz ki, bugün ülkemizde bir barış değil, ateşkes vardır. Ne yazık ki barış henüz taraflar arasında kabul görüp, yazılı bir metne dönüşmemiştir. KKTC’ye sahip çıkalım diyorsunuz da, elinizi tutan mı var, sahip çıkın o zaman, 33 yıldır niye tanıtılmıyor. Kusura bakmayın ama her işimiz lafta. Bugün yapmamız gereken, küçük politik çıkarlarıyla, on metre ötesini göremeyenleri bir kenara bırakıp, eşit politik haklara sahip federal bir devlet için mücadele etmek, diğer yandan da evimizi tertiplemektir…

İkinci Cumhurbaşkanı Talat’ın mesajıyla bitirelim yazımızı, “Çözüm karşıtlarına tavsiyem, erken sevinmesinler! Daha herşey bitmedi… Çok çalışmalı ve başarmalıyız. Çünkü bugünün devamı bizi kurtarmaz!”.

 

 

YERİN KULAĞI VAR

YAKINDA KOKUSU ÇIKAR:

Rum Dışişleri Bakanı Yoannis Kasulidis, Kıbrıs Rum tarafının “Kıbrıs’ın sonunda tam bağımsız ve egemen bir devlet olacağı bir süre zarfında, garantileri kabul etmeye hazır olduğunu” belirtti. Bu sürenin nekadar olacağı belli olmasa da yine de olumlu bir adım. Önemli olan bu adımlarına karşılık ne isteyecekleridir. Daha çok Rumun Kuzey’e gelmesi mi yoksa, Güzelyurt ve Karpaz’ın iade edilmesi mi. Yakında kokusu çıkar…

 

BUDUR:

Anastasiadis’i, görüşmelerin özellikle sonuna yaklaşılırken, bilindik “işgal” retoriğine sarıldığı için sürekli eleştirdik. Gerçekte dertlerinin bu olmadığını, ama bunu söyleyerek sempati kazanmaya çalıştıklarını yazdık. Baktık, önceki gün değişik bir şeyler söylemiş ve “Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar arasında güven yaratılması gerekir” demiş. Evet, işte budur. Ama yine tam değil. Bu güvensizlik ağılıklı olarak kendi halklarında var. Ve bunu da bilerek ve isteyerek, eğitim sistemleriyle yarattılar. Değiştirmek için de hiç bir gayret göstermediler. 2004 referandumunun sonucu zaten bunun kanıtıydı…

 

HAYDİ ARTIK İŞİMİZE BAKALIM:

Kıbrıs konusu gözlerimizi öylesine bağladı, gündemi öylesine işgal etti ki, asıl sorunlarımızı unuttuk. Döviz aldı başını gidiyor. Zaten geçim sıkıntısı içindeki vatandaş, son bir kaç günde bir o kadar daha fakirleşti. Nerede duracağı belli değil. Hükümetse, bu durumdan son derece memnun… Süratle toparlanıp, toplum olarak bir muhalefet oluşturmak zorundayız. En azından Kıbrıs konusunda gösterilen örgütlenmeyi başarabilsek, daha iyi yönetimlerimiz olurdu…

 

KİM ZORLAYACAK:

HP Genel Başkanı Kudret Özersay, UBP-DP hükümetinin toplumda bir karşılığı olmadığını, ortada bir ‘menfaat birliği’ bulunduğunu söylüyor ve “erken seçim yakındır” diyor. Evet, doğrudur, ancak erken seçime onları kim zorlayacak? Öylesine rahatlar ki, yapmaları gerekeni bile yapmıyorlar. Bıraktım erken seçimi, doğru işler yapmak için bile hükümeti rahatsız edemiyoruz ki…

 

DOĞRUDUR, AMA…:

Meclis Başkanı Sibel Siber, tüm sorunlarımızın çözümünü Kıbrıs meselesine bağlamanın yanlışlığına vurgu yapıyor ve “iç sorunlarımızın aslında büyük bir yüzdesi Kıbrıs sorunuyla alakalı değil” diyor. Öyle tabii. Ancak ben yarım yüzyıldır yerimizde saymamızın, hatta geri gitmemizin bu kolaycılıktan kaynaklandığını düşünmüyorum. Çözüme asla inanmayan iktidarlar da gördük. Bu ülkeyi bu yarım yüzyılın büyük bir kısmında da bu zihniyet yönetti. Yine bir şey olmadı. Bence sorun, yine Siber’in işaret ettiği, vizyonsuzluktan, buna bağlı olarak proje üretememekten, kısaca kötü yönetilmekten kaynaklanıyor…

 

YERİM BELLİ:

Görüşme sürecine en çok tepki koyanlardan birisi olan Serdar Denktaş bile, 2017 yılında muhtemel bir referandumun gündeme geleceğini söylüyor ve, “ortaya çıkacak metinde halkımın beklentileri karşılanmıyorsa yerim ‘hayır’ cephesidir” diye de ekliyor. 2004’de partisini serbest bırakan ama aslında “hayır” cephesinde yer alan Denktaş, bu kez peşinen tarafını belli etti…

 

 


 

ZİRVEDEKİLER

Cyprus Paradise ve Cyprus Premier: Çağıner ailesinin iki turizm şirketi,  ‘British Travel Awards’ın  ‘Doğu ve Güneydoğu Avrupa’ya Seyahat Düzenleyen En İyi Tatil Şirketi’ ödülüne bu yıl 3’üncü kez layık görüldü. Bir Kıbrıs Türk yatırımı olması gururumuzu bir kat daha arttırıyor. İşini doğru yapan, vizyon geliştiren insanlarımızın uluslararası alanda, hem de turizm gibi bizi kurtaracak bir alandaki bu başarısı, ülkenin taşını toprağını yabancı yatırımcıya peşkeş çekenlere kapak olsun…


 

DİPTEKİLER

Sorumsuz Gazetecilik: Rum medyasının, siyasi liderliğiyle birlikte içinde olduğu propagandanın kurbanı olmaya pek meraklıyız. Rum tarafı, hem de devlet televizyonu aracılığıyla yalan haber yayınlıyor, ‘Akıncı istifanın eşiğinde’ diyor. Haberi verdiği söylenen muhabir bile bunu yalanlıyor, ama bizde haber oluyor. Bu bile bile avlanmaktır, hem de kendi çıkarlarımızın aleyhine. Gerçekten anlayamıyorum.