Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Röportaj

MEB’DE BARIŞÇIL FAALİYET YASAL

PRENSİPTE YASAL SORUN YOK: Uluslararası Hukuk ve Uluslararası İlişkiler Profesörü Harry Tzimitras, Türkiye’nin Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölge olarak ilan ettiği alandaki şu anki varlığının, prensipte yasal açıdan sorun teşkil etmediğini belirterek

MEB ULUSLARARASI SUDUR: Tzimitras, bir devletin Münhasır Ekonomik Bölgesi’ni oluşturan suların, uluslararası sular olduğunu ve faaliyetleri barışçıl olduğu sürece bu sularda ticari veya askeri yabancı gemilerin bulunmasının mümkün olduğunu söyledi

TÜRKİYE’NİN DAHA İLERİ GİDECEĞİNİ SANMIYORUM: Tzimitras, Türkiye’nin eylemlerini daha ileriye götürmesini ve sondaja başlamasını beklemediğini belirterek, Türkiye’nin son haftalarda yapmış olduğu eylemlerin neredeyse hepsini 2011 yılında da yapmış olduğunu da hatırlattı

MEB EGEMENLİK ALANI DEĞİL: Tzimitras, “devletin kendi Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde egemen olduğu” iddiasının yanlış olduğunu söyledi ve “Devlet, işlevsel bir Münhasır Bölge içerisinde sadece belli münhasır haklara sahiptir. Bu hakların ihlali, otomatik olarak mutlak surette egemenliğin ihlali gibi gösterilemez” dedi.

ESRA AYGIN
Uluslararası Hukuk ve Uluslararası İlişkiler Profesörü Harry Tzimitras, Türkiye’nin Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölge olarak ilan ettiği alandaki şu anki varlığının, prensipte yasal açıdan sorun teşkil etmediğini belirterek, “Bir devletin Münhasır Ekonomik Bölgesi’ni oluşturan sular, yine de uluslararası sulardır. Bu da, bu sularda ticari olsun askeri olsun yabancı gemilerin bulunması mümkündür demektir. Eğer bu gemiler kıyı devletinin düzen ve güvenliğini tehlikeye atmıyorsa, orada bulunmalarında hiçbir problem yoktur” dedi.
Kıbrıs’taki kapsamlı çözüm müzakerelerinin askıya alınmasına kadar varan bir gerginliğe neden olan doğalgaz arama çalışmaları ile ilgili Havadis gazetesine bilgi veren Deniz Hukuku uzmanı Tzimitras, devletlerin Münhasır Ekonomik Bölge olarak ilan ettikleri alanlarda egemenliklerinin olmadığını, sadece o alanlarda bazı münhasır haklara sahip olduklarını belirtti.
Tzimitras, Türkiye’nin prensipte varlığını hissettirmek ve şu anda yapılmakta olan işe karşı olduğunu kayıtlara geçirmek istediğini, bundan daha ileriye gidip bölgede sondaj yapacağını düşünmediğini söyledi.
Tzimitras, “Türkiye’nin maksadı gerçekten taciz olsaydı, bunu halihazırda yapardı. Sondaj platformunu çeken gemiyi durdurmak için askeri önlem alırdı, önünü keserdi, engellerdi. Ancak Türkiye, hidrokarbon araştırması yapan platform ve ilgili gemilerine 5 deniz milinden fazla yaklaşmadı” diye konuştu.
Cambridge Üniversitesi gibi dünyanın önde gelen üniversitelerinde görev yapmış olan Profesör Tzimitras’ın Havadis Gazetesi’nin sorularını yanıtladı.

Türkiye’nin Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgesi olarak ilan ettiği alanda sismik araştırmalara başlamasıyla taraflar arasında büyük bir gerginlik yaşanıyor. Konuyla ilgili birçok siyasi söylem ortaya konuyor, ancak sanki işin yasal tarafı pek konuşulmuyor. Uluslararası hukuka göre burada Türkiye mi haklı, Kıbrıs Cumhuriyeti mi? 
Tzimitras:
Öncelikle, işin yasal tarafının pek dikkate alınmadığı argümanını tersine döndürmek istiyorum. Bana göre, sorunun bir kısmı, işin yasal tarafına fazla odaklanılmasından kaynaklanıyor; özellikle de Kıbrıs Rum tarafınca… Yasalara odaklanmak birkaç açıdan sorunlu. Birincisi, bu, işin güvenlikten tutun da sosyal ve siyasi taraflarının göz ardı edilmesi riskini doğurur. İkincisi, yasalar, beğensek de beğenmesek de, çok büyük oranda yorum meselesidirler. Yani hukuktan bahsetmeye başladığınızda, hukukun nasıl yorumlandığı ve yasal ilkelerin nasıl uygulandığı konularını tartışmaya başlamanız kaçınılmazdır. Uluslararası hukuk, tarih boyunca her durumun spesifik realitelerine göre uygulanmıştır. Yasa kendi başına her durumu kapsayıcı ve otomatik olarak uygulanabilir bir şey değildir. Yasanın mantığı bu değil zaten. Uluslararası toplum, uluslararası kurumlar, uluslararası mahkemeler, hatta uluslararası adalet divanı bile, sürekli olarak yasaların nasıl uygulanacağı ve nasıl yorumlanacağı süreçleri ile meşgul oluyorlar. Bu nedenle de, katı bir biçimde direk olarak uluslararası hukuk temelinde bazı iddialarda bulunmak çok da faydanıza olmayabilir. Uluslararası hukuk çok önemlidir, ancak doğru şekilde uygulanması da çok önemlidir. Dolayısıyla, yasalar, yasanın ruhuna ve her durumun kendi özelliklerini dikkate alarak uygulanmalıdır ki adilane bir sonuca varılabilsin. Uluslararası hukuk, siyasi argümanlar karşısında kalkan görevi görebileceği gibi, çok güçlü bir silah haline de gelebilir. Genelde, devletler yasal argümanları, siyasi, stratejik, ekonomik argümanlar gibi diğer argümanların yanı sıra kullanırlar.

Konuyu anlayabilmek için belli terimlere hakim olmak gerekiyor sanırım. Münhasır Ekonomik Bölge nedir tam olarak ve ne gibi haklar ve kısıtlamalar içerir?
Tzimitras:
Burada çok sık birbirine karıştırılan iki ayrı nosyon var: Münhasır Ekonomik Bölge ve Kıta Sahanlığı. Kıta Sahanlığı kıyı devletine aittir. Kıta Sahanlığının deklare edilmesi ve sınırlandırılması ise işin teknik tarafıdır. Yani bir devlet Kıta Sahanlığını deklare edip sınırlandırmaya karar versin ya da vermesin, o Kıta Sahanlığı o devlete aittir ve o devletin kendi Kıta Sahanlığında münhasır hakları vardır. Diğer taraftan, Münhasır Ekonomik Bölge, otomatik olarak bir devlete ait olmaz. Devletlerin o bölge üzerinde hak iddia etmesini gerektirir. İkisi arasındaki temel fark buradadır. Devletlerin, Münhasır Ekonomik Bölgelerinde, çok sınırlı ve spesifik hakları ve yükümlülükleri vardır:
1. Canlı veya cansız doğal kaynakların aranması ve bunlardan faydalanma
2. Enerji üretimi
3. Çevre koruma
4. Balıkçılık
Bu kadar. Ne daha fazlası ne daha azı. Bu çok önemli bir nokta, çünkü ağızdan ağza yayılmakta olan ‘devletin kendi Münhasır Ekonomik Bölgesinde egemen olduğu’ iddiası doğru değildir. Devletin Münhasır Ekonomik Bölgesinde egemenliği yoktur. Sadece o alanda yukarıda saydığımız dört konuda münhasır hakkı vardır. Bu kadar. Dolayısıyla, Münhasır Ekonomik Bölgeyi, egemenlik açısından bir devlet ile veya devletin karasuları ile eş tutmak yanlıştır. Devlet, Münhasır Ekonomik Bölgesinde sadece işlevsel bazı haklara sahiptir. Evet bu haklar önemli olabilir ama egemenlik ile eş tutulamazlar. Dolayısıyla bu hakların ihlali de – yasal açıdan sorunlu olsa da – belli bir noktadan öteye götürülüp, egemenliğin ihlali gibi gösterilemez. Hak ihlali ve egemenlik ihlali çok farklı şeylerdir. Bu açıdan çok dikkatli olmalıyız.

Peki, bir devlet, başka bir devletin Münhasır Ekonomik Bölgesi’ne giren bir alanda sismik araştırma yapabilir mi?
Tzimitras:
Bir devletin Münhasır Ekonomik Bölgesi’ni oluşturan sular, yine de uluslararası sulardır. Bu da, bu sularda ticari olsun askeri olsun yabancı gemilerin bulunması mümkündür demektir. Eğer bu gemiler kıyı devletinin düzen ve güvenliğini tehlikeye atmıyorsa, orada bulunmalarında hiçbir problem yoktur. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 58. Maddesine göre, gemiler barışçıl faaliyetlerde bulunabilirler, barışçıl araştırma çalışmaları yapabilirler, kablo döşeyebilirler. Ancak örneğin balıkçılık yapamazlar veya doğal kaynakları araştıramazlar, çünkü bunlar, yukarıda anlattığım gibi, söz konusu Münhasır Ekonomik Bölgede hak iddia eden devletin hakkıdır.

Ama Türkiye’nin yaptığı sismik araştırma doğal kaynak araştırması anlamına gelmiyor mu?
Tzimitras:
Yasa, araştırma amaçlı barışçıl faaliyetlere imkan veriyor.

O zaman başka bir devletin Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde sismik araştırma yapmakta sorun yok, ama sondaj yapmak faydalanma amaçlı araştırma kapsamına giriyor ve yasaya göre sorun yaratıyor. Öyleyse Türkiye’nin şu anda yaptığı faaliyetler yasal olarak problem teşkil etmiyor, öyle mi?
Tzimitras: Dediğim gibi, barışçıl araştırmalar prensipte sorun değil. Ancak sondaj yapmak kesinlikle sorun olurdu. Ancak ben, Türkiye’nin daha ileri gideceğini sanmıyorum. Sondaj platformu getirecekleri, sondaj yapacakları söyleniyor ama Türkiye’nin bunu yapacağına inanmıyorum. Çünkü Türkiye’nin maksadı gerçekten taciz olsaydı, bunu halihazırda yapardı. Sondaj platformunu çeken gemiyi durdurmak için askeri önlem alırdı, önünü keserdi, engellerdi. Ama Türkiye, hidrokarbon araştırması yapan platform ve ilgili gemilerine 5 deniz milinden fazla yaklaşmadı. Rum enerji bakanının kendisi de operasyonun hiç sekteye uğramadığını, hiçbir engelleme ile karşılaşmadığını söyledi. Türkiye prensipte varlığını hissettirmek ve şu anda yapılmakta olan işe karşı olduğunu kayıtlara geçirmek istiyor. Ve bence bununla kalacak. Geçmişte de bunu yapmıştı. 2011 yılında Piri Reis gemisi ile tamamıyla aynı şeyler yaşandı.

Yani NAVTEX yayınlamaktan tutun da, Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde araştırma ve savaş gemilerinin varlığına kadar, son haftalarda Türkiye’nin yapmış olduğu her şey, 2011 yılında da yapılmış mıydı?
Tzimitras:
Aşağı yukarı evet. Ama Piri Reis gemisinin bu boyutta araştırma yapacak ve kablo döşeyecek kapasitesi yoktu. Özetle, bu tekrar tekrar izlediğimiz bir film. Bunun yapılış nedeni ve buna verilen tepkiler ise işin siyasi kısmı. Tabii, burada bakılması gereken bir başka konu daha var: Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bu bölgeyi Münhasır Ekonomik Bölge olarak ilan etme hakkını reddediyor. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tüm adayı temsil etmediğini ve bu nedenle de tüm adayı temsil edecek şekilde uluslararası antlaşma imzalama ve dolayısıyla Münhasır Ekonomik Bölge ilan etme hakkına sahip olmadığını söylüyor. Yani, burada Türkiye tarafından iki katmanlı bir sorgulama var: Bir, Kıbrıs Cumhuriyeti bu bölgeyi Münhasır Ekonomik Bölgesi olarak ilan edebilir mi? İki, etse bile, bizim yine de orada belli faaliyetlerde bulunma hakkımız var mı?

Yarın: Doğal kaynaklar devletlere mi aittir, halklara mı?

Kıbrıs’ın Türkiye ile Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırma anlaşması yapmaması Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgesi’ni tartışmalı kılar mı?

Taraflardan neden uluslararası bir mahkemeye başvurup bu işi temizlemiyor?

Uluslararası toplum Türkiye’ye karşı neden daha katı bir tutum sergilemedi?