İçim bir tören yeri gibi….
İndirdim duvarımdan ağlayan çocuk fotoğraflarını.
Yürüdüğüm yolumdaki Van Gogh sarısındaki bunaltıları, karaltıları, iç sıkışmalarını, çatlakları, noksanları, vazgeçişleri sevdim.
Öptüm, başımın üzerine koydum en korkutucu günlerimin tablosunu. Bir çığlıktı takip eden beni yıllarca. Uzun bir yolu yürüyen kalabalığın gerisinde, ölümün ardından hiç kesilmeyen bir kadın çığlığı. Daha çok “BOĞUNTU”… Yürüdüm gittim önünden. Kan kırmızı renginde bir SIZINTI kaldı geride…
Sabahattin Ali’ye bol bol selam verdim gülmeden önce. Önce bol bol ağladım. Kazandıklarımı değil, kaybettiklerimi görebildiğim bir yetersizliğin ortasında sarı suratıyla gülümsedi bana Maria Puder. Beti benzi atmış bir yalnızlıkla girdi koluma. Yürüdük gittik “gırcı”da, soğukta. O gırcıyı anlamadı, ben beyaz tenli bir kadının solukluğunu. İkimiz de bol bol üşüyen hayatlarımızın tanıdıklığıyla buluştuk bir kitapta. Hem de günlerce. Hem de aynı şeyleri düşünerek, hissederek, özleyerek ve bekleyerek. Dökülen yaprakların arasından topladık harflerimizi. İmlası bozuk cümleler kurduk. Konuşurken şivelerimizin farklı olması, dillerimizin benzememesi ayrıştıramadı bizi o günlerde. Ben ona dönüştüm, o bana. Kah bir trende, kah bir balkonda, kah soğukta yürüyen bir kadının bozgun hayallerinde tanıştık her seferinde. Güzel hayaller de kurduk, yapabildik evet. Tozlu yolların bizi hiçbir yere götüremeyeceğini bile bile yürüdük birlikte. Az gittik uz gittik döndük geldik yine gerçeğin ara kesitine.
Kayboldu Maria Puder kürk mantosuna sarılarak. Sabahattin Ali keskin gözleri ile kütüphanemdeki yerini aldı. Perdeler ılık ılık salınmaya başladı. Sabah kokularını usul usul getirdi ayak ucuma. Sonbahar sarısıyla pastel renkli yalnızlıklar kapının önünde bizim küllü kediye eşlik ettiler. Eşikte oturup beni beklediler. Sabah oldu, renkler yerli yerine oturdu. Sabah heyecanını azaltıp, güneşle flört etmeye başladı. Miskin uyuyan kedi yemek aramaya çıktı. Saçlar tarandı, makyajlar yapıldı. Asi saçlar yine yerinde durmayarak tokalara aldırmadan özgürlüğünü ilan eden buklelere karıştı. İnsan mükemmel olmaya çalışan ama ne yapsa olamayan bir varlıktı. Mükemmel olmak için yaşamamak lazımdı. Aynı yerde durmak,
bitmek demekti. İnsan hata yapan, üzülen, sevinen, dağılan, ağlayan gülen, yani her günü aynı olamayan özel bir şeydi. Her gün ayni olabilmenin ezberine takılmayacak kadar seviyordum hayatı. İnsanca dağınıklığa izni olmayan insanların gergin halleri beni yorardı.
İçim bir tören yeri gibi. Sonbaharda, gülümsememin gücünü farkettim. Yüzüme sinen hüznün yaşanmışlığına sahip çıktım. İnce çizgiler, geçmiş yılara benzemeyen fotoğraflar birikmeye başladı yüzümde. Yeni bir ben vardı karşımda. Her dem yenilenen. Onu büyütene kadar neler vermiştim ben.
Bugün sayfama Azerbeycan’ın güçlü kalemlerinden şair arkadaşım Benzer Eleddin Qızı konuk oluyor şiirleri ile:
PAYİZ (SONBAHAR)
Yadımdadır onda,
payızlar bele yorğun olmazdı,
yarpaqlar bele üzgün düşmezdi budaqlarından
Yadımdadır onda,
Deste deste quşlar köcerdi buralardan
indiyse deste deste insanlar köçür dünyadan
Yadımdadır onda,
Anamda bele qocalmamışdı
yarı gelin, yarı qız olan zil qara saçlarını
töküb topalayardı
bizi derme, çetme daxmamızın ten ortasına
hezin neğme süzülerdi dodaqlarından.
Bir damla yaş düşerdi yanaqlarına,
görmedik diye zenn ederdi
qaranlıqda gizlince silerdi yorğun barmaqlarıyla,
gettikce zeyifleyen neft qoxulu lampanın solğun işiğında.
Yadimdadir onda
Atamda qoĺlarını çarpazlayıb uzanardı yataqda
Gozleri, gözleri ise daima çox uzaqlarda
Yadımdadır onda, bir bahar yeri bos qaldi otaqda
Penceyi asılganda kölgesi divarda…
————————
Şiir 2:
Öz içinde esir olub
Öz içinde ölür insan
bu dünyadan,o dünyaya
Öz içinden köçür insan !
Şiir 3
Hayat ;
sarıl kalbimin orta yerinden,
kaldır son dansa ruhumu !…
Zamana Asılı Satırlar:
Gece bir ses olup dikildi karşısına.. Ses bir kılıç gibi yardı orta yerinden derin sessizliği. Bir ilahi güç gibi sarstı, bir tokat gibi çarptı yüzüne. “My baby just cares for me” diyen bir kadın sesi milyonlarca ses olup zonkladı beyninde. Bir volkan patlamasını andıran bu ses karşısında “mola” dedi kendi kendine. Arabanın sentetik kumaşı yetmeyecekti buz tutmus acılarını dindirmeye. Arabayı durdurdu. Gece, duyduğu o ilahi sesin bitiş çizgisine sürükledi ruhunu. Gecenin içine çekildiğini hissediyordu. Kendi içinde bu sesin varoluş sorgulayıcısını arıyordu. Bu ses onun icindeki mahkemeye çıkartıyordu. Şahitler ve tanıklar, sanıklar ve yargıçlar, avukatlar ve mübaşirler hep aynı addan oluşuyordu. İç mahkemesindeki tüm sandalyelerde kendi ismi yazıyordu.
































