Köşe Yazarları

Küresel para politikaları ile yapısal reformlar…






Dünyada, para politikaları ve faiz politikalarıyla, ekonomik krizden çıkış yolları ve çarelerinin halâ geçerliliğini koruduğunu görüyoruz. 2008 yılında ABD’de mortgage olayları ile başlayan ve dünyaya yayılan ekonomik krizden çıkış yolu olarak, en çok kullanılan yöntem veya alet, para politikaları ile genişletici para politikaları çerçevesinde tahvil alımlarıyla dünyaya yayılan para bolluğu olmuş ve bu hem gelişmiş ülkelerin ekonomilerinde krizin aşılmasına yardımcı olmuş hem de gelişmekte olan ülkeleri de kurtarıcı ve ekonomilerini geliştirici bir rol oynamıştır.
Bu yıl ABD’de tahvil alımları kısıtlaması yönünde kararların uygulanacağı endişelerine rağmen hala bu kararlar tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Para basılarak özellikle de başlangıçta gelişmiş ülkelerin Merkez Bankalarında, ABD Merkez Bankası ile iş birliği ve anlaşmalarla dolar depo ve rezervi tesis edilmesi ve tahvil ihraçları tüm ülkelerin bu derin krizden çıkmasına yardımcı olmuştur. ABD bu yıl krizden çıkmış durumdadır. Gelişmekte olan ülkelerin de birçok yapısal reformları erteleme pahasına, yatırımları hızlandırarak iç talebi körükleyerek kalkınma hızlarını arttırdıkları da bir gerçektir.
Şimdi ise ABD’nin sıkı para politikasına geçecek olmasıyla, bu ülkelerde ertelenmiş olan yapısal reformların tekrar gündeme gelmesini, mecburi kılmaktadır. Esasen yapısal reformlara ihtiyaç olan ülkelerin bu dönemde bu sorunları giderilmiş olsa idi, şimdi ABD’nin sıkı para politikasına geçme sürecinden bu kadar kaygılanmalarına gerek olmayacaktı. Ekonomisi sağlam temeller üzerinde olan ülkeler nitekim krizi çok daha iyi yöneterek çıkış sürecini yakalamıştır. Örneğin hala genel ekonomisi resesyonda olan AB içinde, Almanya ve Fransa buna örnektir. Diğer AB ülkelerinin durumu pek parlak değil ve işsizlik çok aşırı boyutlardadır. Tüketim meyli de çok düşüktür. Gelişmekte olan ülkelerin çoğunluğunda da ekonomik zik zaklar ve para değerlerinde oynaklıklar devam etmektedir. Bunların nedenlerinden en büyüğü yapısal reformları ertelemeleri veya üzerinde yeteri ölçüde durmamalarıdır.
Fed yetkilileri bu sıralarda, önümüzdeki yıl ve müteakip yıllarda uygulayacağı faiz politikaları konusunda kafa yorarken faizin arttırılacak olması ve hızı konusunda dünya piyasalarını da yakından meşgul ediyor. FED Açık Piyasa Komitesi’nin (FOMC), Çarşamba günü açıklanan 28-29 Ekim tutanaklarına göre, bir grup üyelerce Komitenin faiz artırımlarının hızına yönelik olası yaklaşımların açıklığa kavuşturulması istendi. İstihdam piyasasındaki iyileştirmenin ardından ekonomiyi desteklemek için tahvil alımlarının sonlandırılması ile birlikte, yetkililerin enflasyonun çok düşük olduğuna karşılık, para politikalarının da aşırı kısıtlayıcı olmadığına dair yatırımcıların ikna edilmeleri gereği üzerinde durdular. Ve faizi de kayda değer bir süre düşük tutma taahhüdünü yinelediler. Enflasyon ABD’de 29 ay üst üste hedef seviye olan % 2’nin altında gerçekleşti. FED’in fon faizini, enflasyon ile istihdam hedeflerine uyumlu tutma amacı var ve tam istihdam seviyesine 2016’da ulaşılması beklenmektedir.
TCMB, Para Politikası Kurulu da geçen günkü Kasım ayı toplantısında faiz oranlarını değiştirmedi. Faiz aralığı olan 7.5-11.25 aynen bırakıldı. Bir hafta vadeli repo ihale faizi olan % 8.25’te sabit bırakıldı. Faiz düşüşleri telkinlerine bu ay da bağımsız karar verme meylini devam ettirdi. Enflasyonun düşürülmeden faizlerin de düşürülmeyeceği mesajı verildi. Ancak petrol ve gaz fiyatlarının dünyada düşmesiyle fiyatlara olumlu etkisi olacağı beklenmektedir.
Bu arada geçen hafta Avustralya’da yapılan G-20 toplantısında Türkiye Başbakanı ve Başbakan yardımcısı olarak ekonomi yetkilileri, yapısal reformlara ağırlık verileceğini açıklayarak 3 defa “yapısal reform” vurgusunu yaptı. Yalnız Türkiye için değil tüm ülkeler için yapısal reform gereği üzerinde durdular. Türkiye’nin yapısal sorunlarından en önemlileri olarak, petrol ve gaz bağımlılığı ile tasarruf oranının düşük olmasına dikkat çekildi. Bu ana sorunların cari açığın nedeni ve cari açığın da riskine değinen Babacan, bu durumda iç talebi arttırarak büyümeyi elde etmenin zor olduğu, riski ve kırılganlıkları arttırdığına değindi. Gelecek dönem G-20 Liderler zirvesine Başkanlık edecek olan Türkiye’nin bu dönemde ele alacakları başlıca sorunun ise yapısal reform olacağını hem Sayın Davutoğlu hem Sayın Babacan vurgu yaptı.
G-20 toplantısında resesyon, en çok üzerinde durulan konu oldu. Dünya GSYİH’nin % 85’ini oluşturan bu 20 ülke üyeleri, kendi ülkelerindeki resesyon ve duraklamaya dikkat çekti. Küresel ekonomide toparlanma da gündemi oluşturdu. Önümüzdeki 3 yıl sonunda küresel GSMH’de % 2.1’lik büyüme öngörüldü. Ayrıca Almanya, AB ile ABD arasında Serbest Ticaret Bölgesi Anlaşması’nın hızlandırılmasını istedi. Bu konuda Türkiye’nin hassasiyetleri mevcut. Özellikle son iki yılda ABD ile AB arasında süren bu müzakerelere katılma ve bu konuda Türkiye’nin mağduriyetlerini haklı olarak giderme isteği vardır. Çünkü Türkiye ile AB arasındaki 1996 Gümrük Birliği Anlaşması’na göre eksik bırakılan bir madde nedeniyle, AB’nin, Türkiye dışındaki diğer ülkelerle serbest ticaret anlaşması yapması halinde, AB ile anlaşma imzalayan ülkelerle Türkiye’nin tercihli gümrük tarifelerinden yararlanması mümkün olmayıp, tam tersi tek taraflı olarak Türkiye’den tercihli gümrük avantajı almaktadırlar. Yani AB ile serbest ticaret anlaşmaları imzalayan ülkeler, Türkiye’ye ihraç edecekleri mallarından Türkiye gümrük vergisi alamıyor ve buna mukabil Türkiye’nin bu ülkelere ihraç ettiği mallarına ise gümrük alınıyor. Yani tek taraflı haksız bir muameleye tabi oluyor. Şimdiye kadar AB’nin 3-4 ülke ile yaptığı bu anlaşmalar dolayısıyla Türkiye’nin mağduriyetleri olmuştur. (Meksika, Kuzey Afrika ülkelerinden bazıları), Bu anlaşmalar imzalandığında Türkiye bu konuda gerekli hassasiyeti göstermekle beraber, bir sonuç alınamadı. Ancak bu defa ABD ile olan ticaret hacmi bu ülkelerden çok fazla olduğu cihetle, çok menfi yönde etkilenecektir. Bu bakımdan ABD-AB Transatlantic Ticaret iş birliğine Türkiye dahil olmak ve bu müzakerelere katılmak için önemli ölçüde hassasiyet göstermektedir. Fakat karşı taraftan bu güne kadar bir anlayış gelmemiştir. AB ile Türkiye ve ABD arasında toplamda büyük bir ticaret hacmi mevcuttur. Ve bu anlaşma dışında kalması halinde, Türkiye menşeli malların ABD’ye ihracatında gümrük vergisi uygulanacağı halde, Türkiye’nin ABD’den ithal edeceği mallara gümrük muafiyeti mecburiyeti getirecektir. Bu davranış, hakkaniyetten uzak olduğu gibi, hiç dostane bir davranış olmayacaktır. Bir taraftan gerek münferit ikili, gerekse birçok uluslararası kuruluşlarda ülkelerin aynı birlikler altında birbirlerine yardımlaşma çareleri ararken, diğer taraftan haksız mağduriyetler yaratılması, kabul edilecek davranış olamaz ve umarız Türkiye’nin bu haklı talebi kabul görür.
Her gün yeni ticaret anlaşmaları ile alanlarını genişleterek ve yenileyerek ekonomik yönden küreselleşen ülkeler, bu defa 1996’daki bir hataya saplanmazlar ve gerekli düzeltmeyi yaparak haksız uygulamanın bitirilmesini sağlayacak olan Türkiye’nin de bu anlaşmaya dahil edilmesini gerçekleştirirler. Ve gerek G-20 gerekse çoğu uluslararası kuruluşlarda aynı çatı altında ekonomik sorunların aşılması için müşterek çalışarak çareler arayan bu ülkeler, birbirlerine mağduriyet yaratmazlar.









Başa dön tuşu