Köşe Yazarları

“KÖTÜ YÖNETİMLERİN” YÖNETİCİLERİDİRLER Kİ AYAĞA KALKIP HESAP VERMELERİ GEREKEN ONLARDIR!







İyi ve istikrarlı dönemler geçirmiyoruz! Huzurlu da değiliz!
Tarım sanayi kesimleri, narenciyeciler, turizmciler de süreçten memnun olmadıklarını hemen her gün türlü çeşitli açıklamaları, eylemleri yahut eylem tehditleri ile duyurmaktadırlar!
Kamu görevlileri, öğretmenler, doktorlar, bu kesimlerin sendikaları da zaten sorunu eylemleri ile ispat etmektedirler!
Küçük ölçekli esnaf ve zanaatkâr kesimi “battık” derlerken bir yandan da “gerçekten batanlarının” hikâyelerini ayazlatmaktadırlar!
Siyasilerin cephesi de karışık. Kendi parti bünyelerinde dalaşıp kakışıyorlar!
Müzakerelerin seyri seyirlikten öte çözüm umudu vermiyor!
BU HUZURSUZLUKLA İSTİKRARSIZLIK NEDEN? Aklıma Tevfik Fikret’in “sarmış yine afakını bir dud’i muannit” dizesi geliyor. Ve galiba dosdoğrusuyla hallerimizi anlatıyor! Gerçekten gök kubbemizdeki bulutlar bizzat yarattığımız kendi sorunlarımızla kararmış!
NEDEN AMA? Dilimize sürekli pelesenk olmuş “sistemsizlikten” dolayı mı? Yoksa “çözümsüzlük” mü nedeni? Ya “kötü Yönetimse?”
İşte bu iki kelimeyi arıyordum! Çünkü “sistemi” yaratıp uygulayanlar da “yönetim kadrolarıdır”, sorunları çözecek olanlar da…
Dolayısıyla Arabacıoğlu’nun istifası ile birlikte yeniden tartışmaya açılan ve “devletin basireti” olarak takdim edilen “kavramlar” aslında öteden beri hep masumdular! Onları suçlu sandalyesine oturtan o “kötü yönetimlerin” yöneticileridir suçlu olanlar! Nitekim Okullar açılalı on beş gün bile olmadı! Ve ne oldu?  Bu on beş gün içinde kırk yılın sorunları nüksedi, memleketi ayağa kaldırdı, bir Bakanın istifası ile sonuçlandı! Neden?
Sadece “yönetim zafiyetinden!” Dolayısıyla mevcut yöneticilerin “kötü yönetimlerinden!” Bu geçmişte de böyleydi bugün de! Öyle olmasaydı okullar her yıl hep sorunlara sancılı başlamazlardı tedrisata!
KALDI Kİ ASIL TARTIŞILMASI GEREKENLER DE TARTIŞILMIYORLAR! Yeni ders yılı başlarken “nasıl daha kaliteli eğitim” diye sorup cevap arayan bir yetkili, bir sorumlu, bir sendikacı, bir öğretmen, bir veli, bir siyasi parti gördünüz mü? Mesela şunları sorarken işittiniz mi her hangi bir ses?
Neden okullar açılırken dersliklerin boyası ile kırık sandalyelerinden yakınılıyor, üç beş okuldaki öğretmen eksiklikleri kıyamet habercisi gibi kıyametler kopartılarak telin ediliyor da “çocuklarımızı nasıl bir eğitim öğrenim sisteminde yetiştirmeliyiz” diye sorulmuyor?
Neden parası olanlar çocuklarını özel okullara, Rum tarafındaki İngiliz Kolejine göndermektedirler?
Neden devlet okullarının eğitim öğrenim kalitesi gün günden daha bir gerilere düşmektedir?
Neden çoğu öğretmen indinde öğrenci “çekilmez” “istenmeyen baş ağrıları” olarak nitelendirilmektedirler?
On günlük bir zaman diliminde öğretmen eksikliği nedeniyle öğrencilerin eğitimleri aksıyor diye feryatlar yeri göğü inletirken, ayni hassasiyet okullarda greve gidip dersler aksatılırken neden gösterilmiyor?
Neden küçücük çocuklar bile “Kıbrıslı Türkiyeli” ayırımına sokulurken okullar faşizan eğitim politikalarında harcanıyor?     
Neden hâlâ okullarda “okul aile birlikleri” yeterince çalışmıyor, okulla aileler arasındaki kopukluklar sürüp gidiyor?..   
KISACA: Uzatabildiğiniz kadar uzatır sorma hakkında bir tekine bile verilemeyecek cevaplarını boşuna beklersiniz! Ne var ki tartışmak gerekir. Çünkü:
Bunları tartışmadan “eğitim öğrenimin” araç gereçlerini tartışmak ne eğitime hizmet olmakta ne de memleketin eğitim politikasına kalite katmaktadır! Üstelik o “sistem” dediğinizin de yanından bile geçmemektedir! Çünkü bizzat “sistemden” sorumlu olanlardır sistemsizlikle kaosu yaratanlar!
Zaten kaç yıldır anlayamadık! Bu memlekette “Bakanlıklar” için önemli olan nedir?                       




**********



YENİDEN ATEŞLENEN KIBRIS SORUNU (ÖZDİL NAMİ NEDEN ISRARLA DIŞLANIYOR?)
Son günlerde bir yandan BM Genel Kurulu’nun 69. toplantısı öte yandan IŞİD’in gaddarlığı nedeniyle hem ABD hem de BM kaynıyor ki irili ufaklı ekabirle devlet ricali New York’a doluştular, hazır bir araya gelmişlerken türlü çeşitli konular yanı sıra zaten hiç dillerinden düşürmedikleri Kıbrıs sorununun da hatırını soralım dediler! Çünkü:
Anastasiadis’in Eroğlu’na kızıp dosyaları masaya fırlatmasından bu yanadır rölantiye alınan müzakereler tahminler doğrultusunda Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle yeniden ateşlendi! O kadar ki bir yandan Eroğlu öte yandan Nami ve tabi ki Erdoğan New York’larda büyük dünya sorunları ile sarmalanırlarken aralara komşuda pişer bize de düşer kabilinden Kıbrıs da sokuşturuldu.
Son haber şu: Eroğlu Ban Ki-moon ile görüşüp bugüne kadar dünyada hiçbir sorunu çözmeyi başaramamış BM’lerden Kıbrıs siyasi sorununun çözümü için daha aktif davranmasını isteyecekmiş!
Bazıları bu görüşmeyi neredeyse KKTC’nin tanınması olarak lanse ediyorlar! Keşke öyle olsa diyoruz ama değil işte. BM’ler sekreteryası zaten müzakerelerin sahibidir. Eroğlu da baş müzakereci. Görüşmeyip de ne yapacaklar!
Öte yandan Eroğlu “Kıbrıs zirvesi” talep edecekmiş! Zaten bu olay Eroğlu’nun Anastasiadis’e de sunulmuş “Yol haritasında” var. İnşallah kabul edilir de artık biz de gideceğimiz köyün minarelerini görürüz!     
ŞU SÜREGELEN TATSIZ OLAY: (NAMİ NEDEN DIŞLANIYOR) Atlamak veya görmezlikten gelmek mümkün değildir! Dışişleri Bakanı Özdil Nami de Londra ve AB turundan sonra New York’a geçti. Tutun ki KKTC Cumhurbaşkanının “gölgesi” durumuna düşürülmüş bir Dışişleri bakanı! Ayıp ama! Eroğlu UBP’li Nami CTP’li olabilir. Ancak devlette hele Amerika’lara taşınmış Kıbrıs siyasi sorununda “partiler ayrılığı ile muhalefetinden doğan dışlamaların” bu kadar inadına tutumlarda devam ettirilmesi sadece siyasi hiyerarşi yönünden ayıp değil, çözüme de zarar veren bir tutumdur!
Üstelik Eroğlu’nun Nami’yi neden ısrarla dışlamaya çalıştığını da anlamış değiliz. Eğer bu tutumu olası bir çözümün tek mimarı olarak tarihe kazınacağı hesaplarına dayanıyor ve öyle düşünüyorsa, bunun hayal olmaktan öte tırnaklık kıymet’i harbiyesi yoktur çünkü kendisi de biliyor çözüm olmayacaktır!
Yok eğer CTP’lidir diyerek Nami’yi de UBP’nin ve kendisinin ezeli ebedi muhalifi olarak değerlendiriyorsa; bu da yanlış! Seçimle gelmiş bir Bakanın, Dışişleri işlev ve salahiyetinde olması gerekirdi. Bu KKTC’yi hem yüceltirdi hem de “devlet” iddiasını pekiştirirdi!
Ne var ki bu ülkede devleti değil, önce kendi siyasi kariyerini öne çıkaranlar için bu tip “devletsel” düşünceler gelişmemiştir! Zaten Kıbrıs siyasi sorununda Rahmetlik Denktaş’tan beridir bir Ulusal Konsey kurulamamış olması bunun somut ispatı değil midir?
KISACA: Önümüzdeki günlerde müzakereler yine başlayacak… Eğer Anastasiadis Eroğlu’nun yol haritasını kabul ederse büyük olasılıkla Türkiye ile Yunanistan’nın da katılacağı liderler zirvesi New York’ta yapılacak. Ve göreceğiz. Hâlâ canını sıkan ülkeleri hatta BM Genel Kurulu’nu da sivri diliyle yıkayıp seren Erdoğan, Kıbrıs politikasında sözünün arkasında mıdır? Ne dediydi Lefkoşa’yı ziyaretinde: “İki devletli çözümden başkası olamaz.” Hadi bakalım.            

***********    
KISACA TAKILDIĞIM (FIKRA BU YA: “BİR İMAM, BİR PAPA, BİR HAHAM VARMIŞ!)
Allah nazardan saklasın. Siyasi sorunu çözemedik ama en azından yeni yeni dostluklar oluşturduk. Hatta “dinler” arasında bile. Mesela bizim Din İşleri Başkanımız Sn. Atalay’la “Türk tarafına yüzde 25’den öte zırnık toprak vermeyiz” diyen Başpapaz Hrisostomos arasında su sızmıyor… Sonunda Baf’a da gidildi oradaki Camide namaz kılındı. Yalnız Allah beni affetsin. İnşallah bu işin sonu da cifoz çıkmaz! Neden mi?
Bir zamanlar Beyoğlu’nda cami, kilise, havra birbirlerine komşu ya zamanla imam, papaz, haham da arkadaş olmuşlar, zaman zaman toplanıp kâğıt oynamaya başlamışlar.. Bir süre sonra bu kâğıt işi kumara dönünce işitilmiş, bir gün polis baskın yapmış! Tabi üçü de inkâr etmişler. Bunun üzerine polis Papaza, “oynamadığınıza İncil’in üzerine yemin eder misin” demiş. Papaz düşünmüş ki nasılsa günah çıkartacak yalan yeminden arınacak, “yemin ederim” demiş. Almış İncili yemin etmiş.
Bununla yetinmeyen polis bu kez Haham’a dönmüş. Sen de oynamadığınıza yemin eder misin? Haham, “nasılsa papaz yalan söyledi ben hay hayda söylerim” demiş o da yemin etmiş! Bu kez polis İmama dönmüş: Ya sen demiş oynamadığınıza yemin eder misin? “İmam ellerini açmış “aman polis efendi insaf demiş. İnsan tek başına nasıl kumar oynar ki?”
Neyse! Bu görüşmelerin sonu tatlı bitsin de…









Başa dön tuşu