Köşe Yazarları

KÖTÜ YÖNETİLİYORUZ, KÖTÜ…







Almanya’da et de dahil olmak üzere birçok gıda ürününün giderek ucuzlaması üzerine, Başbakan Angela Merkel ile sektör temsilcileri bir araya gelmiş.




Şaka gibi değil mi?



Milletvekili bağırıyor; “İki kilo elma 1,11 euro, nasıl olabilir”…

Ette ise, yüzde 70 indirimli satış yapan marketler varmış.

Merkel de diyor ki, “Hükümet perakendecilere alt fiyat limiti belirleyemez. Ama farklı aktörler arasında ‘adil bir ilişki’ zemini yaratabiliriz”…

Sorun şuymuş; tabii eğer sorunsa; perakende market zincirleri, müşterilerine tenzilatlı ürün satarak fiyatlar üzerinde baskı oluşturuyormuş.

Üretici de malların ucuza satılması karşısında zarar ediyor, AB’nin dampingle ve rekabetle ilgili yasaklarının uygulanmasını istiyormuş.

Gerçek piyasa rekabetine bakar mısınız?

Sektörler birbirini nasıl denetliyor. Piyasa nasıl dengeleniyor…

Büyük zincirler, kendi üretim olanaklarını yaratmışlar, üretici, aracı, tefeci baskısından kurtulmuşlar, tüketiciyi de kurtarmışlar.

Sonuçta kazanan tüketici…

Liberal ekonomiyi şeytan görürüz çoğu zaman. Ama bakın kuralları doğru işletilirse, iyi sonuçlar ortaya çıkıyor.

Bu durumda üreticilerin tümü, ya kooperatifleşiyor, ya adam gibi entegre çiftliklerde üretime geçmek zorunda kalıyor, teknolojiyi en ileri düzeyde kullanan, fiyatları da düşürebiliyor.

Sen elinde üç-beş tane küçükbaş hayvanı olana teşvik vererek bunu sağlayamazsın. Ne tarımı modernleştirebilirsin, ne üretimi artırabilirsin, ne de fiyatlar düşer…

Dün Meclis’te saatlerce tarım konuşuldu. Eski ve yeni Tarım Bakanları karşılıklı atıştılar. Birinin bir dönem önce eleştirdiklerini, şimdi diğeri yapıyor. Ama sistem değişmiyor. Hatta daha da kötüye gidiyor.

Bir üretici kesimin, “geçmişten kalan zararı” için fark ödemesi yapılmış. Seçim öncesi ya… Rasyonel olmayan başka hibeler de yapılmış.

Neye yarıyor?

Hatırlarım Sunat Atun Bakanlığı döneminde tarım ve hayvancılık hibeleriyle övünür dururdu. Geldiğimiz noktaya bakın. Geriledik resmen. Dostlar alış verişte görsün…

Teşvik, destek sistemi bilimden uzak, siyasete endeksli olduğu sürece rasyonel bir üretim olabilir mi?

Patlıcan 20, kabak 18, domates 12 lira, et yüz lirayı buldu, ithal izni olan salatalık bile 17 lira…

Girdi maliyetlerinde olağanüstü bir artış olmamasına rağmen, geçen yıla göre fiyatlar yüzde yüz zamlı.

Son bir rakam, verilere göre 1950 yılında Almanlar gelirlerinin yüzde 44’ünü gıdaya verirken, bu oran 2000 yılında yüzde 14,9’a, 2018’de ise yüzde 14’e gerilemiş.

Tüketim arttığı halde…

Nasıl olmuş? Çünkü mal ve hizmetler ucuzlamış.

Kötü yönetiliyoruz, kötü…

YERİN KULAĞI VAR

BU AKŞAM AÇIKLIYOR:

Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Nisan ayında yapılacak seçimde yeniden aday olduğunu bu gece düzenlenecek şölenle açıklayacak. Rakiplerinin gözü kulağı bu akşamki etkinlikte olacak. Akıncı’nın bu akşam söyleyeceklerini rakipleri kadar seçmen de merak ediyor…

SOKAK NE DİYOR:

Havaların da güzel olmasını fırsat bilerek sokakları dolaşıp, seçimle ilgili vatandaşın nabzını yoklayım istedim. İnanın duyduklarım beni çok şaşırttı. Ve en önemlisi, halkın nabzı anketlerin güvenilirliğini bir kez daha sorgulattı. İnanın sokağın sesi çok farklı ve net. Adaylarla ilgili söyledikleri, neden oy verip, neden oy vermeyecekleri… Dinleyince inanın aklım karıştı. Ve anladım ki, bu seçim çok ama çok farklı ve sürprizlerle dolu olacak…

 NE DEĞİŞTİ:

30 Aralık 2018 yılında UBP Genel Başkanı olan Ersin Tatar, yeni yıl mesajında, “Bu Hükümet Yüzünden, CAS Çalışanları Sokaklarda Açlık Grevi Yapıyor” demişti. Aradan 13 ay geçti ve Tatar ülkenin Başbakanı. CAS çalışanları Başbakanlık önünde yine açlık grevi yapıyor. Muhalefette söylediklerinin arkasında durabilseydi…

 

KAZANIRSA NE YAPACAK:

Rum Dışişleri Bakanı Hristodulidis, Nisan ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra “gayri resmi beş taraflı konferans” düzenlenebileceği iddiasında bulundu. Bildiğim kadarıyla Tatar, Arıklı, hatta Özersay da Rumlarla eski şartlarda masaya oturmaya pek sıcak bakmıyorlar. Bu üçlüden biri seçimi kazanırsa ne yapacak diye çok merak ederim. Biz sadece iki devletliliğin konuşulacağı bir masaya otururuz mu diyecekler…   

 

MÜTEAHHİTLER SOKAĞA İNİYOR:

Başbakan Tatar’ın “ben tasdik memuru değilim” diyerek imzalamadığı, Mağusa, İskele, Yeniboğaziçi İmar Planı müteahhitleri sokağa döküyor. Yarın yapacakları araçlı eylemle ilgili olarak, “Bu konunun bekleme lüksü yoktur. Sorunun seçim sonrasına ötelenmesi demek inşaat sektörünün ve ülke ekonomisinin ciddi şekilde yara alması demektir. Birçok çalışanın işsiz kalması demektir” diyen Gürcafer, devlete karşı tazminat davası açmak yanında, tapu devirlerini ve devlete ödedikleri tüm vergileri de durduracaklarını açıkladı. Yani neymiş, Başbakan Tatar kimseye yaranamamış.

 

BİR LAFA BAK, BİR UYGULAMAYA:

Ekonomi Bakanı Hasan Taçoy, muhalefetten gelen eleştiriler üzerine, kendisinin de teşvikler ve destekler konusunun yeniden alınması gerektiğine inandığını söyledi. Sözde böyle de bir çalışmaları varmış. Saymadım ama en az son 3 hükümet programında var olan bir konu. Taçoy böyle söylüyor ama, kendisinin hükümeti vergi yasası maaşlı, ücretlinin boğazına sarılacak şekilde değiştirirken, bir an önce teşviklere ve özellikle vergi muafiyetlerine dokunalım demiyor. Hep laf, sürekli laf…

 

ZİRVEDEKİLER

Özdil Nami: CTP Lefkoşa Milletvekili Özdil Nami, hükümetin yeni vergi düzenlemesine ilişkin Yasa Tasarısı’nın Başbakan tarafından ‘müjde’ gibi lanse edildiğini, aslında sadece ‘patronlara’ yönelik bir vergi indirimi öngörüldüğünü, halkın ödediği emlak vergisinde ise artışın %200’ün üstünde olduğunu söyledi. Tarım, turizm ve eğitimde bugünün ihtiyaçlarından uzak kalıplaşmış teşvik sistemlerinden vazgeçilmezse, yıllar sonra da aynı sorunların tartışılmaya devam edileceğine işaret eden Nami, seçim arifesinde ‘makyaj, popülist’ adımlar dışında bir adımın atılmadığını vurguladı…

 

DİPTEKİLER

Ahlakı Da Bozduk: En çok övündüğümüz hoşgörümüzdü. Bilhassa siyasette. Meclis’te boğaz boğaza gelen siyasiler, çıkıp dışarıda kahve içerlerdi, düğünlerde karşılıklı oynarlardı, şakalaşırlardı. Halk da hepsine aynı saygıyı gösterirdi. Birbirimizle ilişkilerimiz de böyleydi. Dedikodumuz meşhurdu ama, kimse kimseye bugünkü gibi küfür etmez, hakaret etmezdi. Şimdi bakın herhangi bir siyasetçinin haberinin altına döşenen küfürlere, hakaretlere. Bunu başkaları yapmıyor, biz yapıyoruz. Neye yarıyor? Aksine yıpratılmak istenene yarıyor, toplumsal olarak da birbirimize düşüyoruz. Ne oldu bize, anlayamıyorum… Bu nasıl bir yozlaşmadır?

 









Başa dön tuşu