Köşe Yazarları

Korona hastalarını taburcu edelim


Korona hastalarını taburcu edelim

Korona hanım, Beyaz Saray’a girmiş. İtiraf edeyim ki pek hoşuma gitti. Sahi, bu binanın adı “White House”dur yani “Beyaz Ev”. Dünya alem de öyle diyor. Biz niye “Saray” diyoruz? Saraylara karşı bu merak niye?

Kremlin’e girmiş olmasına da üzülmedim. Putin ile Trump’ın Johnson gibi korona deneyimini geçirmeleri insanlığın hayrına olabilir. Johnson’un koronadan önceki konuşmaları ile koronadan sonrakiler arasında büyük bir fark var. Belli ki koronanın insanı akıllandırma özelliği de varmış. (Tarihe not düşüyorum: Koronanın bu özelliğini ilk saptayan bilim dışı insanı, bendeniz oluyor.)

Trump’ın ve yardımcısı Mike Pence’in akıllanma sürecinden geçmelerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bir yandan insanların hangi koşullarda sokağa çıkmaları gerektiğini içeren ilkeler koyuyor ve duyuruyorlar. Öte yandan çok matah bir iş yapıyorlarmiş gibi, millete göstere göstere ortalarda maskesiz dolaşıyorlar.

İmam yellenince cemaat ne yaparmış? Michigan eyaletinde bir kız maskesiz olarak bir mağazaya girmek istemiş. Mağaza bekçisi onu mağazaya sokmamış. Biraz sonra annesi, kardeşi ve üvey babası gelip bekçiyi buldular ve onu tabancayla vurup öldürdüler. Maktûl geride sekiz çocuk bıraktı. İşin ilginç tarafı şu ki katiller de maktûl da zenciydiler. Belli ki korona nedeniyle empoze edilen sokağa çıkma yasağı süresince aile bireyleri, fazlasıyla western filmi izlemişlerdi.

Melekler diyarı Los Angeles kentinde 1 Mayıs günü bir mağazaya meskesiz giren iki delikanlı, kendilerini ikaz etmeye gelen bekçiyi haşat ettiler. Bekçi ölmemiş, sadece kolu kırılmıştı. Aynı mağazada yer alan dördüncü kavgaymış ama öncekilerde kollar kırılıp başlar yarılmadığı için onlar haber olmamış.

Şu Amerikalılar tuhaf insanlar. “Hiç olmazsa otomatik silâhların satışını kontrol altına alalım” denince hemen ayaklanıyorlar. “İkinci Amendment’i ayaklar altına alıp silâhlanma özgürlüğümüzü elimizden alamazsınız” diye haykırırlar. “Milletin genel sağlığı için sokağa çıkınca maske takın” deyince vaveylâyı koparıyorlar: “Maskesiz dolaşma özgürlüğümüze el sürdürmeyiz.” (Amerika’dan gereğinden çok örnek veriyorum diye düşünebilirsiniz. Ama unutmayın; Amerika sadece Amerika değildir. Merhum Menderes’in “Küçük Amerika” yaratma aşkıyla yola çıktığını, eminim, anımsıyorsunuzdur.)

Bir de şu Brezilya Cumhurbaşkanı Bolsonaro’nun koronaya yakalanmasını istiyorum. Kalabalıklar arasında gezinen, önüne geleni şapır şupur öpen ve insanlara “Bu medyanın büyüttüğü bir şeydir, nezleden pek farkı yoktur” ve buna benzer saçmalıklar sıralayan kişiye Hanya’yı, Konya’yı ancak koronanın kendisi  gösterebilir. Gerçi ülkede ölümler artınca adam etrafta görülmez oldu. Gözü korkmuştur herhalde. Bir de hastalanırsa akıl da koyabilir. (Brezilya yakında ölümlerde Amerika’dan sonra ikinci olursa hiç şaşırmayın.)

Göz tutmasın, Türkiye’de durumlar iyi gidiyor. Nüfusa göre ölümler, yüksek değil. Nüfusu daha düşük olan Britanya (68 milyon), İspanya (47 milyon) ve İtalya (61 milyon) gibi ülkelerde ölüm sayısı, Türkiye’nin beş-altı misli daha çoktur. Ne var ki ülke ekonomisi çökmüş vaziyette. Reis beyle iç güveysinin övünmelerine fazla kulak asmayın.  Görüldüğü üzere, Türk Lirası yerlerde sürünüyor.

Reis’in bile koronayı ne denli ciddiye aldığını gösteren en önemli delil, bana göre, Şeker Bayramı tatili boyunca sokağa çıkma yasağının sürdürülecek olmasıdır. Bu tavır inandırıcı ama ekonomi konusunda sarfedilen sözler pek inandırıcı durmuyor. Hani, diyor ya, ekonomi kalkınmada “V modelini” kullanacakmış. Aslında biz “U modeli”ne de razıyız, “Y modeli”ne de. Yeter ki doğru dürüst bir kalkınma olsun.

“Biz” diyorum çünkü Türkiye nezle olunca bizler burada zatürre oluyoruz. Kovit-19’da olduğu gibi ciğerler, cam kesilir. Ola ki AB’den gelecek olan para, kısa bir süre rahat nefes almamızı sağlar. Onun da gelip gelmeyeceği, gelecekse ne zaman geleceği konusunda fazla bilgim yok.

Ancak gelirse hiç olmazsa birkaç bakanın şunlara benzer sözler sarfedip etmeyeceklerini çok merak ediyorum: “Bizim keferenin parasına ihtiyacımız yoktur. Küffarın Avro’sunu kullanacak kadar alçalmadık.” Ahd imanım ahd olsun, duyarsam kurban keseceğim.

Beni de adam yerine koysunlar diye ortaya bir teori atayım dedim. Hay, atmaz olaydım. Dünyadaki bilim insanları beni yalanlamak için sıraya girmişler. Aradan bir hafta geçmeden ilk yanıt dolaylı olarak Hollanda’daki bir üniversiteden geldi.

Bilimsel bir dergide yayımlanan makalede Kovit-19 hastalığının erkeklerde daha çok görüldüğü gerçeği şöyle izah ediliyor: “AC2” diye bir enzim varmış. (Hiç duymamıştım.) Bu enzim korona virüsünün hücrelere girişini kolaylaştırıyormuş. Ve bu enzim erkeklerde kadınlarda olduğundan daha fazlaymış. Erkeklerin başını yakan bu enzimmiş. Yandı bizim Kassandra. Gene de virüsün cinsiyeti konusunda bir şey söylenmediğine göre, ben “Bu virüs dişidir” demeye devam edebilirim.

XXXXX

Taburcu

Geçenlerde okuduğum bir haberin ilk iki paragrafı şöyleydi:

“Lefkoşa Devlet Hastanesi’nde Coronavirüs (Covid-19) tedavisi gören son hasta taburcu oldu.

“Lefkoşa Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi’nde tedavi gören son covid 19 hastası 83 yaşındaki Zekai Gece dün alkışlar eşliğinde taburcu edildi.”

Birinci cümlede “taburcu oldu”, ikinci cümlede “teburcu edildi” fiilleri kullanıldı. Acaba hangisi doğru? Yoksa ikisi de mi doğru?

Önce “taburcu” kelimesinin anlamına bir göz atalım: “Hastaneden çıkması kararlaştırılmış hasta.” Demek ki bir hastanın hastaneden çıkabilmesi için birilerinin buna karar vermesi gerekiyor. Siz kendiniz karar veremezsiniz, kendi kendinizi taburcu edemezsiniz. Gene de siz hastaneden ayrılmaya karar verip evinize gidebilirsiniz. O durumda, hastaneden kaçmış olursunuz.

O halde bir hasta hastaneden “taburcu olmaz”, “taburcu olunur” veya daha yaygın deyişle “taburcu edilir”.

Havanda su dövdüğümün farkındayım ama bakarsınız meraklı birileri çıkar da yararlanır.

Bekir Azgın


Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı