Köşe Yazarları

Kooperatifçilik siyasi yozlaşmanın kurbanı

Ekonomist Ünal Akifler, yıllar önce yaptığımız bir söyleşide şöyle bir vurgu yapma gereği duymuştu: “Türkiye’de özellikle tarım alanında kooperatifçilik o denli kötü durumdadır ki, TC-KKTC ekonomik işbirliği protokolleri hazırlanırken Türkiye tarafı KKTC’deki kooperatif yapıları gereksiz olarak görmektedir. Çünkü öyle bir şeyden haberleri bile yoktur.” Bu tespitin doğruluğu, yıllar sonra Türkiye’de kendilerini ‘kalkınmacı-muhafazakarlar’ olarak niteleyen AKP yönetiminin özellikle tarım ürünlerinde yaşadığı ve yaşattığı süper fiyat artışları sonrası yaşanan krizle kanıtlanmış oldu. Sonuçta Türkiye’nin tarım üretiminde kendine yeterli olamadığı, yarattıkları model ile soğanı sarımsağı bile dışarıdan almaya zorunlu kaldığı anlaşıldı. Tarladan 75 kuruşa çıkan bir ürünün nasıl olur da şehirde tüketiciye 7 liraya satılmasının önüne geçilemedi. Yaratılan kısır döngü ile tarım üretiminin nerede ise durma noktasına geldiği görüldü.

Türkiye’de güçlü bir kooperatif altyapısının olmaması, sadece Başkan Erdoğan’ı ve AKP’yi hırpalamakla sınırlı kalmadı. Geçtiğimiz ay yaşanan yerel seçimlerde iki ilçe belediye başkanının Türkiye düzeyinde gündeme gelmesine de neden oldu. Seferihisar Belediye Başkanı ve İzmir Belediye Başkanı Adayı Tunç Soyer ile, Ovacık Belediye Başkanı ve Tunceli Belediye Başkanı Adayı Mehmet Maçoğlu’nu. Her ikisi de kendi ilçelerinde gerçekleştirdikleri farklı kooperatifçilik uygulamaları ile Türkiye’nin gündemine oturdular. Her ikisinin de ortaya koydukları çalışmalar toplum tarafından güncel ve gerekli sayıldı ve sonuçta her ikisi de büyükşehir belediye başkanı olmuş oldular. Her ikisinden de şimdi, kooperatif anlayışları büyükşehir ölçeğinde nasıl hayata geçirecekleri merak konusu.

Her iki liderle de yapılmış ve yayınlanmış söyleşilerim oldu. Birbirlerinden farklı siyasi kimlikler sergiliyorlar. İzmir Belediye Başkanı Tunç Soyer kendini sosyal demokrat olarak niteliyor. Tunceli Belediye Başkanı Mehmet Maçoğlu ise komünist ama sonuçta yaptıkları şeylerin birbirlerine yakın ya da çok benzer olduğu söylenebilir.

Toplumdaki dezavantajlılara öncelik tanıyorlar. Yöredeki geleneksel küçük üretimin korunmasına, üretirken, satarken ve tüketirken kooperatif gücünün ortaya çıkmasına, üretim dışı kalmış ev kadınlarının bir şekilde üretici konuma gelip kooperatif ortaklıklarla güçlerinin birleştirilmesine, yerel ürünlerin korunup markalaşmasına, yaşlılara, çocuklara, sokak hayvanlarına ve çevreye özel önem verilmesine çabalıyorlar. Bunları yaparken katılımcılık oranında belediye kaynaklarından pozitif ayrımcılık yapmayı tercih ediyorlar. Su tüketiminin, barınabilmenin, seyahat edebilmenin, eğitimin ve sağlığın temel insan hakları olduğuna bu hizmetlerin bedava veya çok ucuza sağlanmasının gereğine inanıyorlar. Bu prensipleri kısmen de olsa hayata geçirebiliyorlar.

Bu deneyimlerden sonra bizdeki kooperatifleşmeye bir defa daha dönüp bakmak lazım. Etraf, üretici ile bağları koparılmış kurumlar ve finans şirketleri ile dolu. Tepe örgüt olan Kooperatif Merkez Bankası ise yaklaşık kırk yıldan beridir kayyumlar tarafından yönetiliyor. Hükümetler bu kurumlara yöneticiler atıyor ve bu kurumların kendi siyasi faaliyetlerine sponsor olmalarını bekliyor. Sonuçta başta et olmak üzere hemen hemen tüm gıda üretiminde kendi ihtiyaçlarını karşılayamayan, ithal etmek zorunda kalan, fırsat eşitliği ve sosyal adalet değerleri zayıflamış bir toplum olma durumuyla karşı karşıya kalıyoruz.

Peki bizdeki sorun ne?

Üç yıl önce, görev süresinin 7’nci yılında Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’e şu soruyu sormuştum:

Siz ayni zamanda Sosyal Demokrat Belediyeler Derneği Başkanı’sınız. Sosyal demokrat belediyecilik ile yavaş şehir uygulaması birinin diğerinin yerine konabileceği farklı şeyler mi? Neden sosyal Demokrat belediyecilik kavramını ön plana çıkarmıyorsunuz da yavaş şehir uygulamalarını ön plana çıkarıyorsunuz?”

Şöyle bir cevap almıştım:  “İlkeler ve değerler Sosyal demokrat olabilir ama Türkiye’de yapılan politika o kadar sığ ki, kimi sosyal demokrat,  sosyal demokrat olmanın gereklerini yerine getirmiyor ama kimi AKP’li, MHP’li belediyeler, pek ala sosyal demokrat perspektifle hayatlarını sürdürebiliyorlar. Siyasetin sığlığı aşılması gereken bir sorun. O kavramlarla yapılan tartışmalar, kümelenmeler ve bölünmeler kimseye fayda getirmiyor. Önemli olan eşitlikten, adaletten, özgürlükten ve insan haklarından yana mısınız değil misiniz? Eğer öyleyseniz, sizin hangi partiden olduğunuz hiç fark etmez. Bu gün Türkiye’de 11 tane yavaş şehir uygulaması var ama aralarında sadece ben CHP’liyim.  Diğerleri başka partilerden.  İşin bu yönünü hiç önemsemedik. Bu bir yerel kalkınma modelidir. İnsanca, doğayı koruyan, tarihsel geleneklere kültüre sahip çıkan bir kalkınma modelidir ve hangi partiden olursa olsun bunları korumak son derecede kıymetlidir.”

Sonuçlardan öyle anlaşılıyor ki; Çok partili hayat bizde siyasi olgunlaşma yaratacağı yerde, giderek daha da güçlenen siyasi bir sığlığın kaynağına dönüşmüş. Kendini sosyalist, sosyal demokrat, liberal ya da muhafazakar olarak tanımlayan siyasi partiler, dönüp dolaşıp piyasa ekonomisi olarak da isimlendirilen kuralsızlığın metaforuna kapılmış. Öyle olmasa, belki sosyalist değil ama “yavaş şehir” ideallerine inandıklarına kuşku olmayan CTP’li idealist belediye başkanları şimdilerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olan Tunç Soyer’in deyimi ile “alternatif bir kalkınma modeli olan yavaş şehir uygulamasında” kooperatifçiliğin öncülüğünü üstlenmiş olabilirlerdi.

Etiketler


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı