Kırmızı halı vicdan rahatlatır mı? Köpekler cennete gider mi? Barbarlar bizim eve de gelir mi? - Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Kırmızı halı vicdan rahatlatır mı? Köpekler cennete gider mi? Barbarlar bizim eve de gelir mi?

 

Kötülüğün yayılmacı yanı kuvvetli. Dört bir koldan sarıveriyor. Benim gibi derisi o denli kalınlaşmamışlar altında kalıyor… Bu aralar en büyük kavgam kendimle ardından da sanırım Başaran Düzgün’le… “Yaz”diyor Başaran. “Yazılacak, söylenecek ne kaldı?” diyorum. Televizyon işi yaptığım dönemde de en gücüme giden bu olurdu. Özetle biz çalıyor biz oynuyor; biz yazıyor konuşuyor ve yine biz dinliyoruz. “Biz” dediğim, bugün biraz kalabalık olurken, yarın seni tenhada bırakabiliyor.


 

20.Yüzyıl’ın en önemli düşünürlerinden Theodor Adorno’nun “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” deyişinin üzerinden geçen onlarca yıl, bizi barbarların istila ettiği bir dünyada yaşar hâle getirdi. Öyle ki, ya onlarla yaşıyor, ya onlardan korkarak gelmelerini beklerken büzüştükçe büzüşüyoruz. Dünya savaşları artık ülkelerin meydanlardaki harbiyle olmuyor belki ama çocuk, kadın fark etmeksizin on binlerce insan ölüp gidiyor işte. Üstelik gözümüzün önünde, canlı yayında, öylece…

 

Her Şey Bu Kadar Gerçekken, Algımız Mevcut Durumu Nasıl Yamultuyor?

 

Beynimiz bizi bu dehşetten nasıl uzak tutabiliyor da çıldırmıyoruz? Kendine benzemeyen ölürken, bu sanki dünya haliymiş gibi kanıksanan bir dönemindeyiz çağın. Film festivali galasında süzülen alımlı hanımın, ezilen halka destek için kıyafetini halının alıyla kombinleyerek verdiği subliminallere kaldı işimiz!  On binler ölürken seyredenler, her daim gücün yanında olanlar ve vicdanı olup biteni hazmetmesine engel olup bir kaç paylaşımın ötesine gidemeyenler, aynı zaman diliminde ama farklı gerçekliklerle yaşayıp gidiyoruz. Kimimiz devam edebiliyor, kimimiz sıkça yalpalıyor.

 

Yalpalıyorum… Oysa mottom şuydu: Dünyaya bir kez geldim ve kahrını çekmeyeceğim, dalgama bakacağım. Bunu bir süre devam da ettirebildim aslında. Beklentini düşürdüğünde hayal kırıklığına uğrama riskin azalır ya hani, uzun zaman asgaride tuttuğum beklentimi alıp yanıma kainatla yaptığım anlaşma belli ki bir yerde fire verdi. Suçsuzum hiç diyemem çünkü yeniden gündem takip etmeye başladım. Günler geçtikçe yine sinirli ve mutsuzlaştım. Sizden ve kendimden uzaklaştım. Böyle oluyor işte bir noktada kapanınca; çıkmak daha da zorlaşıyor aslında.

 

Kötülüğün yayılmacı yanı kuvvetli. Üstelik sınır tanımıyor. Tam kafanı kaldıracak gibi olunca bambaşka bir yerden basıyor. Bir sabah uyanıyorsun, hiç gündemde yokken sokaktaki köpekleri uyutmayı tartışıyor birileri. Kediye köpeğe gösterilen haklı koruma güdüsü; hayatı boyunca sömürülmek için insan eliyle üretilen, yaşam döngüsü boyunca kullanılıp en sonunda da öldürülüp sofraya taşınan pek çok diğer hayvan için neden gösterilmez diye düşünmek başka bir yalnızlık seviyesine getiriyor insanı. Neden kimse tabağıyla yüzleşmek istemez?

 

Derken mülteci kampı bombalanıyor. Kırmızı halıda süzülen alımlı hanımın Filistin göndermeli elbisesini timelineda kaydırırken hemen altına denk geliyor bombalanan Refah Kampı’ndan görüntüler. Bir alta inersen, falanca yerde tavuğa tecavüzün videoya alındığını görmek işten bile değil.

 

Oysa bir defa geliyoruz hayata. “Tadımız kaçmamalı”, “Profesyonel olmalıyız”, “İçselleştirmemeliyiz olup biteni”… ‘Dünya böyledir Nazar’ diyebilmeliyim kendime, artık koca kız oldum.

 

Cevaplar ararken pek çok sevdiğime, fikrine önem verdiğime sordum: Bunca fenalığa nasıl dayanabiliyorsun? Modunu nasıl yüksek tutuyorsun/tutabiliyor musun? İçselleştirmeden, kafayı yeme sınırına gelmeden nasıl devam edebiliyorsun? Soruma yanıt aradığım dostlarımdan ikisi, şu tesadüfe bakın ki, ünlü yönetmen Zeki Demirkubuz’un yıllar önce yaptığı bir paylaşımı gönderdi. O paylaşımda: Bu ülkeye ve bu hayata dair hiçbir şeyin, hiçbir zaman benim dilediğim gibi olmayacağını biliyor, artık bundan acı duymuyorum diyor Demirkubuz. Aynı Demirkubuz’u; bir taraftar grubu içinde, kavgalı olduğu yönetmene ana avrat sövüldüğü esnada sırıtırken gördüğümde, ben de hayatın asla istediğim gibi olmayacağına eminim aslında. Giderek lümpen, kaba, ilkel köklerine referans vererek evrimini sürdürüyor insan.  Ay evrim mi dedim! Yok ki öyle bir şey. Sessiz sedasız müfredatı da değiştirdi Türkiye. Darısı bize!

 

Kötülük yayılmacıysa biz de bir kez geliyoruz hayata be! Günlük 50 kelime sınırına dahi ulaşmadan ‘aynen’lerle sadece teyitleşenlerin çoğunluğuna eğmeyeceğim boynumu derken kaçıncıya sıkıştı sinirlerim bilmem. Acılı tedavi var ucunda. Feda olsun toprağına, havasına, suyuna…

 

Aldığımız nefesin, tattığımız yemeğin, dinlediğimiz güzel müziğin hatırı var üzerimizde ve daha fazla vicdan azabı… 80’lerin başında doğmuş ve en azından bir miktar gün yüzü görmüş sayıyorum kendimi. Adorno da biliyor nice şiir yazıldı 2. Dünya Savaşı sonrası. Çünkü içimizden birilerinin, bunca delilik içinden sağ çıkması ve anlatması gerekiyor. Belki de en çok bunun için iyi olmaya çalışmak büyük sorumluluk. Varoluşsal krizlere çocukluktan aşina benim gibiler için giderek kolaylaşmayacak hayat ama sanırım insanlık onuru bu denli süründürülürken, tarihin kimleri hatırlayıp yazdığını akılda tutmakta fayda var.

 

Mülteci kampında ölen insanların anlık görüntüleri ekranda. Bir kez geliyoruz hayata. İçselleştirmemeli, devam etmeli… Bizden önceki kaç kuşak yaşadı bu git geli ve yaşayacak yenileri de belli ki. Kimi barbarları beklerken kimi devam edecek yüzleşmeden beklediği barbarın kendi gibiliğiyle.

 

İyi şeyler okumak, yemek, izlemek, dinlemek, içmek, bolca sanata sarılmakla hâlâ dönebiliyor dünya benim için. Hislerin altından bir şekilde anlatıp paylaştıkça kalkılabiliyor. Küllenen acıdan ders çıkartmak çok iddialı olur belki ama, kaldırdığında kafanı, üzerine basanlara inat; başka bir yerden bakmaya çalışıp bir gedik açmak şart.

 

Yanık Bir Saray’dan belki…

 

Lefkoşa’da 22 Haziran’a kadar devam edecek Eklektik Manifest çerçevesinde geçen gece seyrettiğim bir performansın ardından bu yazıyı yazacak gücü buldum. Sevim Burak’ın 1965’te kaleme aldığı, azınlıkların, yalnızların, umutsuzların dünyalarını; 6-7 Eylül travması çağrışımlarıyla anlatan Yanık Saraylar eserinin harika performans uyarlamasının üzerimdeki bıraktığı etkiyi tarif etmem güç.

Handan Ergiydiren’in dahice adaptesi ve Güneş Kozal’ın müthiş performansı ile hayat bulan; İnal Bilsel’in audio performansı yanında oyunculuğa da hafif göz kırptığı bu çarpıcı uyarlamada; denk geldiğimiz çağ yangını, tüm hissini izleyciye geçirirken dakikaların nasıl geçtiğini anlamadım. Bir kez daha hatırladığım ise; ister 60’lar Türkiyesi’nde, ister dünyanın bambaşka bir coğrafyasında ve başka bir zaman diliminde; yaşadıklarını vicdanına yediremeyen, türlü şekilde büzüşen ve barbarlara direnen insanlar vardı, var, var olacak. Ne zaman yalnızlaşsam buna odaklanarak, yayılmacı kötülüğün sağ kalan az yanımı da ele geçirmesine müsade etmemeyi ödev veriyorum kendime…

 

*Halil Duranay’ın ana küratörlüğünde, Lefkoşa Türk Belediyesi himayesinde, Arkhe Lefkoşa projesi olarak, Vedat Kaner Vakfı ana sponsorluğunda düzenlenen Eklektik Manifest, Lefkoşa Bianeli’ne Giriş Projesi’nin tüm programı için link: https://www.arkhelefkosa.com/eklektik-manifest

 

Yanık Saraylar performansını kaçıranlar için 1 ve 8 Haziran’da Eski Fransız Kültür Derneği Avlusunda takip edilebileceğini belirteyim…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Web tasarım ve geliştirme : Baba Bilgisayar