KıbrısKöşe Yazarları

“KENDİ KENDİMİZİ YÖNETMEK…”







KÖŞEMDEN:  Bir süre önce Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay “Kıbrıs Türkünün ortak paydası kendi kendini yönetmesidir” dediydi..




Tabi ki laf olsun diye söylemediydi!



İlk algılamada tutun  ki laf olsun diye söylenmediğini anlıyorduk bu  bu “kendimizi yönetme” vurgulaması..                                      Tabi ki kendi vatanımızın  özgür ve egemen halkıysak   elbet kendimizin ağası paşası olacağız.. Zaten bunun zıddı da “esarettir” söylemeye gerek yok.

ANCAK ayan beyan ortadır: Bizim için “kendi kendini yönetmek arzusu” bir siyasi ve tarihi mücadelenin 1974 Barış Harekâtını  de yaşamışlıkta, “dökülen kanlar ve şehitler” pahasına kazanılmış “ulusal haktır..”

Nitekim Kıbrıs Türk halkı ne adanın Kuzey-Güney olarak iki ayrı bölgeye ayrılmasının ne de 45 yıldır hâlâ çözüme ulaşılamamasının sorumlusudur!.

Buna karşın yine de ve 45 yıldır sanki Kuzey vatanının mağdur ve mazlumuymuş gibi sürekli barışçı çözüm çağrıları yapan taraf Türk tarafı olmaktadır!

FAKAT nasıl bir çözüm?                          Özersay sadece “kendi kendimizi yönetmek” istiyoruz” diyor..                              Oysa arayışı sürdürülmeye çalışılan çözüm modeli,  pek çoklarımızın   fikrine yerleşmişliğince,  Güney’deki Rum toplumuyla oluşturacağımız “Birleşik Kıbrıs” modelidir! “Türk ve Rum Halklarından oluşacak tek “Merkezli” fakat  “iki bölge ve iki  toplum” arasında paylaşılacak “ortak yetki ve sorumluluklarda bir federasyondur.. Gerçekte böyle bir federasyon mu istiyoruz onu da çok iyi bilmiyoruz!

BUNA karşın bu gerçeğe de sırt dönemeyiz: evet doğrudur: Nitekim sık sık vurguladığımca bu adada Türk ve Rum toplumları Kuzey’de ve Güney’de yaşarlarken ve henüz çözüme varılmadığı halde siyasi ve ekonomik ilişkiler kuracak kadar birbirimize yakın ve muhtaç iken; elbette oluşturulacak Federasyon (birleşik değil) “işbirliği” üzerine inşa edilecek bir federasyon olacaktır..

Fakat unutulmamalıdır:  1963’den beridir de Kıbrıs Türk halkı olarak bu adada Türkiye’nin güvencesinde  “kendi kendimizi yöneten” bir toplum durumundayız hatta bugün de adı Kuzey Kıbrıs Türk Devleti olan bir “siyasi yönetimin” sahibiyiz..

FAKAT aradığımız çözümlerin hemen hepsi de       KKTC’i feshetme üzerinde kurgulanmaktadır çünkü Rum tarafı öyle istemektedir!

Bu nedenle de bizimle masaya “iki ayrı Devlet olarak değil, “tüm Kıbrıs’ın tanınmış devleti” olarak oturmaktadır!

Üstelik 1974 Barış Harekâtı mağduru ile mazlumu durumunda!

Üstelik Vatanı Türkiye tarafından işgal altında bulunan bir toplum durumunda!

Üstelik Doğu Akdeniz’e de sahiplik koyabilecek dünyasal Devlet durumunda!

Üstelik BM’ler ve AB üyesi olması durumunda!

YA biz?   45 yıldır üstelik her  yıl bir erken seçimle hükümetler üzerine hükümetler değiştirerek  kendimizi kendimiz yönetiyoruz ama  “hâlâ ne olduğumuza cevap veremiyoruz! Şah mıyız şahmaran mıyız?

Siyasi “yetkili ve sorumlu irade sahiplerimizin” artık bu sorulara çok açık seçik cevap vermeleri gerekir..                                                        **********

750 MİLYONUN DİYETİ Mİ?

Ömer Seyfettin’in “Diyet” hikâyesini galiba ilkokul üçüncü sınıfta okuduydum. Hem de İngiliz sömürge dönemindeki “Okuma Kitabımızda!”

Hikâyelerden biri Ömer Seyfettin’in  “Diyet”iydi.. Kısaca Osmanlı döneminde ahlâk sahibi mazbut bir adam “hırsızlık”  yaptığı iftirasıyla tutuklanıp kolu kesilecekten, kasabanın ağası tarafından “diyet parası” ödenerek kurtarılır. Sonrasında da  diyet borcunu ödemek için Ağa’nın yanında çalışmaya başlar!                       Ne var ki Ağa ikide birde adama, “unutma ha diyetini ben ödedim” diyerek takazada bulunur..                                                            Başa kakmaların iyice sıklaştığı birgün, adamın canına tak eder, kolunu et doğradıkları kütüğe yatırır, diğer elindeki  satırı var hızıyla indirir ve  kopan kolunu alıp ağaya fırlatırken,  “al ulan diyetini” der… Çeker gider ki bir daha gören olmaz!

      ŞİMDİ neden anlattım bu hikâyeyi ne alâka diyeceksiniz? Geçen gün bir okuyucu telefon etti ve sordu:

“Reform yenilik demek değil mi?” Ve ekledi:

“Eğitim de yeniliklere açık değil mi? Eğer öyleyse  Protokolü bir de Eğitim yönünden düşün!”

ASLINDA bir süre önce   “Eğitim Bakanı Çavuşoğlu’nun yaptığı bir açıklaması vardı:

“Kademeli olarak İlahiyat Anadolu Lisesi Programı açılacak.. Okulu bir “Koordinatör” yönetecek..

“Bu konuda protokol YÖK Başkanı Yekta Saraç ile imzalanacakmış…”

Zaten bizim bir İlahiyat okulumuz vardı. (Hala Sultan..)

Dedik ki eğer Müslüman isek, eğer camilerimiz varsa, imama da imana da dine de ihtiyacımız vardır.. Olsunlar ama  yeter ki yobazlık olmasın!

Şimdi “okuyucuma” dönüyorum. Adam telaş ediyor, haklı..                                                    Çünkü bu yeni Anadolu İlahiyat Lisesi kuruluşu haberi, TC’den akışı serbest bırakılan 750 milyon TL ve bir de anlı şanlı “Protokol” imzasıyla birlikte tutun ki  akan paranın ödenen “diyeti” oluyor!

hatırlayalım: Yeni ders yılına az zaman kaldı KTÖS’e göre 10 ilkokula daha ihtiyacımız vardır!..

Ama bakıyoruz,  750 Milyonun yüzü suyu hürmetine (her halde zındık ve kâfir Kıbrıs Türk halkını dine imana getirip cehenneme gitmelerini önlemek için olmalı) bir yeni İlahiyat Lisesi daha açılıyor!

      BU ülkede çocuklarını ilkokula göndermek yerine  Kuran kurslarına gönderen ana babaların da olduğu gerçeğinde vurgulamak gereğini duyuyoruz..

Zaten bir Sağ’ımız bir de Sol’umuz; “yanı sıra Federasyoncularımızla Devletçilerimiz”    vardır ki  parça körçe olmak için  bize yeter de artarlar bile!                                          Allahınızı severseniz bir de “Dinciler” bloku yaratmayın, hepimiz altında kalırız!

 









Başa dön tuşu