Köşe Yazarları

Kendi düşen de ağlar…


Nerden çıktı bu ‘Kendi düşen ağlamaz.’ lafı? Nerden geldiğine bakılmaksızın acı, acı değil midir? Değişiyor mu dokusu, şiddeti, yarattığı hissiyat kimden geldiğine bağlı olarak? Nedir bu insanoğlunun mükemmele ulaşma hırsının ve/veya hata yapmaya karşı tahammülsüzlüğünün nedeni? Hayatta kalmak zaten bu denli zorken ve boyumuzu aşan bir mücadele gerektirirken, insanın kendine karşı bu denli acımasız olmasının manası ne? Kendi düşen de ağlayabilir dostlarım. Hem de içi soğuyana dek, bağıra çağıra ağlayabilir. Çünkü gözyaşıdır içimizdeki acıyı, pişmanlığı, üzüntüyü söküp götürecek olan… Gözyaşıdır yaralarımızı iyileştirip bizi büyütecek olan can suyu… Düştüğümde tek önemli olan canımın yanmasıdır. Öyle de olmalıdır. Ve her ne sebeple olursa olsun canım yanıyorsa ağlarım. Sevdiğim insan da, kendi takılıp düştü ise benim için o an önemli olan tek şey canın yandığı gerçeğidir. Kendi için de sizin için de öyle olmalıdır. Önce yarayı sararız, hesaplaşma sonraki iştir. Yani kendi düşen ağlayabileceği gibi düşenin dostu da  olmalıdır….

Çocukluğumuzu hatırlayalım isterseniz. Kaç kere düştük oyun oynarken, kaç kere kanadı dizimiz. Ağlamadık mı? Ağladık, hem de her seferinde. O anlarda ne isterdik hatırlar mısınız? Annemizin, babamızın bizi sevgi ile kucaklamasını, ben burdayım geçecek demesini… Hani annemize-babamıza gidip ‘öp de geçsin’ derdik ya, ya da onlar bize ‘öpeyim de geçsin’ derdi. O sevgi iyi ederdi acımızı, o akan göz yaşı, o an duyulmak,  görülmek, anlaşılmak, yargılanmamak iyileştirirdi yaramızı. Biz büyüdük, acılarımızın, yaralarımızın şekli değişti belki ama kaç yaşımıza gelirsek gelelim canımız acıdığındaki ihtiyacımız hep aynı kaldı. Yani; canımız yandığında suçlanmak, yargılanmak yerine sarıp sarmalanma ihtiyacı …

Canımın yandığı o an zor bir andır ve yapılan hatayı düşünme zamanı değildir. O an içinde düşünüp sorgulamak, ne sağlıklı ne de gerçekçi bir yargılamadır. Canımın yangısı geçince durup bakmak, sorgulamak, kendi payıma düşeni almak adına değerlendirmek için fazlası ile zamanım olacaktır. Ama bunun sağlıklı olabilmesi için önce acımı yaşamam gerekmektedir…

Dostoyevski, insanın ancak acı çekerek olgunlaşacağını söyler. Eğer gerçekten yaşıyorsak bu acı çoğunlukla kendi tercihlerimizin sonucunda hissedeceğimiz acı olacaktır. Hal böyle iken, başkalarının acısına ağlayan insanoğlunun kendi acısına sebebi kim olursa olsun ağlamasından daha doğal birşey olabilir mi?

Hep söylerim; Allah’ım bana yapabileceğim kadar çok hata yapma şansı ver ki kendimi o kadar daha iyi tanıyayım! Neyi istediğimi, neyi istemediğimi, neyi sevdiğimi, neye asla tahammül edemeyeceğimi, kendi doğrumu, yanlışımı öğrenebileyim. Kendimi tanıdıkça, farkındalığımı arttırdıkça büyüyüp olgunlaşayım, bütünleşeyim…

Her şey  olması gerektiği için olur ve yaşanması gerektiği için yaşanır. Pişmanlık; “keşke olmasaydı” diye değil, “bir daha olmasın” diyedir. Bunu asla unutmayın! Her hataya bir tecrübe olarak bakın… Her hatayı sizi biraz daha büyümüş, kendi hayatı üzerinde biraz daha hakimiyet kazanmış yeni sizin oluşmasına yardımcı bir deneyim olarak görün… Kendinizi olduğunuz halinizle sevip ve kabullenin! Hatalarınız ve günahlarınız da buna dahil! Bu hayat sizin ve yapmanız gereken başkalarına zarar vermeden kendi doğrularınızca hayatınızı özgürce yaşamak! Yapmanız gereken tüm duygularınıza eşit ölçüde yaklaşıp, hepsini kabullenmek… Kabullenmek ve bu sayede o duyguyu yaşayıp  tüketebilmek…

Günahımla sevabımla beni ben yapan her şeyi seviyorum. Lütfen siz de kendinizi sevin.. Mükemmelden uzak durun ve büyümek için kendinize hata yapma şansı tanıyın… Hayatı hata yaparak yaşayın ki büyüyün, bütünleşin, kendinizi tanıyın, tamamlanın…

Hepinize sağlıklı ve kendinizi olduğunuz halinizle kabul edeceğiniz, ‘canım kendim’ deyip sarıp sarmalayacağınız bir bayram diliyorum…


Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı