Köşe Yazarları

Kelle ve Maraş meselesi


Ahmet Becerikli’nin dilinden düşmeyen bir şarkı vardı.

“Kelleyi koydum fırına
Pişmedi kaldı yarına…”

Maraş meselesi de kelle meselesine benzer.
Pişmedi kaldı yarına…

Bir “yarın” daha geldi.
Ve Downer, Eroğlu’nun kapısına dayandı.
Konu Maraş.
Yani “kelle” meselesi.
Pişecek mi pişmeyecek mi?
Bence pişmeyecek ve o şarkı şimdilik hep devam edecek.
“Kelleyi koydum fırına.
Pişmedi kaldı yarına…”

Sene 1571.
Lala Mustafa Paşa Mağusa surlarına dayandığında zorlu bir mücadeleye girişmişti.
Surlar bir türlü düşmüyordu.
Venedik komutanı Bragadino zorlu çıkmış ve kale kenti korumakta dayanıklılık göstermişti.
Bragadino’nun beklediği yardım bir türlü gelmediğinden, sonuçta teslim olmak durumunda kalmıştı.
Zaten Osmanlı görkemli dönemlerindeydi ve bu güce dayanmak kolay değildi.
Ve Bragadino’nun kellesi pişecekti!
Hem de ne pişme! Kulakları, burnu kesilerek ve derisi yüzülerek…

Mesele Bragadino değildir.
Maraş’tır.

Sonuçta Lala Mustafa Paşa, Mağusa Kalesi’ni alır.
Görkemle kale içine girilir.
Bragadino öldürülür, cesedi ada ahalisine teşhir edilir.
Artık Mağusa Osmanlılarındır.
Ağırdan işler yoluna girer ve Mağusa’da kalmak üzere bir miktar nüfus bırakılır.
Bundan böyle yerleşik düzen kurulacaktır.
Kaleye girişler çıkışlar kontrol altına alınır.
Lala Mustafa Paşa’nın bıraktığı nüfus Venedik evlerine, saraylarına yerleşir.
Kale kentte yaşamak Rumlara ve Hristiyanlara yasaklanır.

O dönemler henüz Maraş diye bilinen kale dışındaki bölgede inler cinler top oynamaktadır.
Kale kent Mağusa’ya Hristiyanların girip çıkmaları ve orada yaşamaları yasaklandığından, Rum ahali çareyi Maraş bölgesi diye bilinen yeri mesken edinmekte bulur.
Kısa zamanda Maraş bölgesi bağlık bahçelik bir yere dönüşür.
Zaten yeşillik bir bölgeymiş.
Yeşile yeşil eklenir, tek katlı, üstü çamur sıvalı evler yapılır.
Evler bahçelidir.

Downer bizdeki işini halledip, Türkiye’ye gider.
Maraş konusunu Türkiye’nin gündemine getirecekmiş.
Yani, kelleyi fırına vermeye çalışacak…

Lala Mustafa Paşa da zafer edası ile İstanbul’a dönmüştü.
Kelleyi de fırına çoktan vermişti…

Gel zaman git zaman, Hristiyan ahalinin yerleştiği ve yerleşik düzen haline getirdiği Maraş kalkınır.
Rumlar, bağ bahçe işi ile uğraşırlar, çömlekçilik yaparlar, Mağusa’nın dillere destan bal gibi narını gelip giden gemilerle çevre ülkelere satarlar.
Hal ve vaziyetlerini düzeltirler…

Aradan uzun yıllar geçer.
Lala Paşa’nın kale kentte bıraktığı insanlar ve onların nesilleri pür perişandır.
Kale döküm döküm dökülmekte, hastalıklar kol gezmektedir.
Bir liman şehri olan ve zenginlikte ün salan Mağusa’nın yerinde yeller esmektedir.
Durum, Namık Kemal’in kalemine de yansır.
Namık Kemal, insanların yarı yırtık giysiler içinde ölü yüzlü olduklarını yazar.
“Mağusa’nın sıtması şeşhane kurşunu gibi adam öldürüyordu” diye yazar Kemal.

Sene 1974.
Zafer bir kez daha Türklerin.
Savaş Rumları vurmuş, pür perişan etmiştir.
Fakat ne halse, Türkler giderek fakirleşmiş, Hristiyan ahali de toplandığı bölgelerde az zamanda çok işler yaparak kalkınmışlardır.

Şimdi, şu Maraş meselesi…
Downer dolaşıp duracak…
Bize kalırsa bu kelle pişmeyecek.
“Yarına” kalacak!

Sene 2013.
Oldum olası elimizde olan ve mamur haldeyken Maraş’tan beter hale getirdiğimiz şu Surlariçi Lefkoşa’yı bir halledebilsek.
Tabii bu görüşmelerin dışında bir mesele.
Sadece bizim yetkimizde!..

Yani kelle meselesi!..

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı