Köşe Yazarları

KAYBOLAN HAYATLAR (Bu mezarları kimler kazdı?)


Bir ağaç:

Çam diyelim, servi ya da incir veya dut ya da zeytin.

Uzun ömürlü ağaçlardır bunlar.

Kaç nesle ve kaç hayata tanık.

Yanından geçersiniz; altında gölgelenirsiniz.

Kim bilir kaç kez dallarına çıkıp oturmuştunuz çocukluğunuzda; ya da meyvelerini toplamıştınız kaç sefer sepet sepet.

Sırasında en bilenen bir adrestir, orada sözleşir, orada buluşursunuz arkadaşlarınızla.

O ağaçlara şiirler yazmak mümkün; romanlarda hayat vermek de.

Bir gün biri çıkagelir ağacı yerinden eder; artık yoktur.

Yok olan bir ağaç değildir sadece, tekmil hayatlar ve o hayatlarda birikmiş hatıralar baltalanmış olur.

Yeni nesiller o hatıralardan mahrum kalır; kimse toplayamaz unutulur gider.

Ziyaretçilerini yitirmiş bir mezar taşının kaybolması gibi; kimdir neyin nesidir bilinmez böylece orada bir zamanlar var olan…

Lefkoşa’da bir anaokul hatırası. Öğretmen Handan Hanım. 1950’li yıllar.

Bir ev:

Doğup büyüdüğünüz ev, sadece bir barınak değildir.

Çevresiyle, komşularıyla, köşe bakkallarıyla, sokağıyla, mahallesiyle, sokak lambalarıyla ve odaları, sündürmeleri ve avlularıyla ve hatta içindeki neneden kalma eşyalarıyla başlı başına gelip geçen hayatların bir abidesidir.

Duvarlarda siyah beyaz fotoğraflar, avlularında ve her yerinde ayak izleriniz ve odalarında mırıldandığınız şarkılar.

Her köşesi sizsiniz; soluğunuz, neşeniz, kederleriniz gizlenmiştir her yerine; nereye baksan, nereye dönsen sensin.

O ev terk edildiğinde ya da çöküp gittiğinde, giden evin kendisi değildir; yaşanan hayatların kendisidir; yapılan iş büsbütün yaşanmış hayatlara ve o hayatlardan arda kalan hatırlara taammüden cinayetidir…

Lefkoşa Dereboyu’nda bulunan Demir Köprü’den tren geçerken.

Bir bahçe:

Çiçekleri, tahta koltukları, taş havuzları, çitleri ve çam, akasya, biber ve efkalipto ağaçları ve salıncakları ile süslenmiş bahçeler bir gün gelir tarumar edilirse;

Daha doğrusu akıp giden bir hayatın önü kesilip terk edilir ve garip bir yalnızlığa terk edilirse, o yalnızlık o park ve bahçenin yalnızlığı değildir.

Sizin yalnızlığınızdır; anılarını kaybeden insanların yalnızlığı.

Öyle bir şey ki çocukluğunuzu, gençliğinizi kaybedersiniz, ara dur istediğin kadar.

An gelmiş, mazi silinmiştir; böyle mi yaşanır hayat!

Kahretmek kalır geriye anılar nasıl toplanacak diye.

Zihniniz allak bullak; silik sönük.

Sorar insan ister istemez kendi kendine: Ben kimim? Nerden gelip nereye gidiyorum?

Bir zamanlar salıncak keyfi.

Bir okul:

İlkokul öğretmenlerinizin tatlı ve anne şefkati ile dolu sesleri kulaklarınızda hiç bitmez hayatın nihayetine kadar.

Demdir bu; ilk nefes, ilk soluk gibi.

O sesler, nefesler, o yüzler unutulmaz; nereye gitseniz sizinledir.

Ya kara tahta, tebeşir ve ahşap ders masaları ve sandalyeler; hani ders bitiminde dersliklerin üzerine ters çevrilip konan o iskemleler?

Sanki zil yerine melekelerin çaldığı borazanlar eşliğinde başlardı dersler.

Defter ve kurşun kalem, silgi ve kalemtıraş; o okul kıyafetleri, o bezden devşirme okul rozetleri ve avlularda hep birlikte yaşanan teneffüsler.

Okula giderken ve çıkarken daracık sokakları dolduran o neşeli çocuklar.

Gün gelir, ki öyle bir dönemdir bu her şeyi tarumar eden, sanki vahşi yaratıklar dalmış bir kente ağızlarından ve burunlarından ateş soluyarak, işte öyle bir dönem gelir oradan buraya savrulur hayat ve ne o okullar kalır ne o çocuklar.

Karatahtalar ve o ahşap masalar paramparça.

Hiçbir şeyin devamı yok!

Okullar da yerlerini değiştirmiş!

Devam edilmeyen, önü kesilen, paramparça olan o hayatlardır.

Birdenbire bütün yaşanmışlıklar silinir; yok edilir, başlı başına bir kültür bir tarih kalkar ortadan.

Hatırlasan hatırlayamazsın, yazsan yazamazsın, ne yazsan eksik kalır.

Ara dur o hatıraları yerinde yeller esmektedir…

Ağır ağır kapanır kapılar…

Bir daha açılmamak üzere…

Lefkoşa Çocuk Bahçesi’nde Çağlayan İlkokulu. (Osman Osman’ın paylaşımından).

Bir mahalle bakkalı:

Kimi zaman ve özellikle yaz mevsimlerinde çıplak ayakla, hani yalınayak denilen, işte öylece bir koşu tutup kara fırınlarda pişen esmer ekmek aldığınız o köşe bakkalları…

Veresiye defterine durmadan hesap düşen ve kalemini kulağında tutan köşe bakkalları…

Hesap temizlenince her bir hesabın üzerini kalemiyle çizen ve hesabı temizleyen bakkallar…

Kimin kim olduğunu, kimin nesi olduğunu bilen o babacan bakkallar…

Okkası, öngesi terazisinin yanında üst üste dizilmiş bakkal amcalar…

Kentin neredeyse her sokağında bulunan, onun sizi, sizin onu ailenizden saydığınız bakkallar…

Bakkal dükkanı derme çatma olsa da sıcacıktı; kolinos’u da margarini de, kutu sütünü de elinizle koymuş gibi bulduğunuz mahalle bakkallarıydı onlar.

İkbal alıp heyecanla açtığınız, karasakız alıp çiğneyerek baloncuk yaptığınız o günler; o çocukluk hatıraları.

Gün gelir o bakkallar ortadan kalkar teker teker.

Önce biri göçer, ardından diğeri, sonra hepsi.

Giderek büyüyen bir yara gibi.

O evler de terk edildi, o bakkallar da.

Ne olduysa birdenbire oldu apansız yağan yağmurlar gibi.

Terk edilen hayatın kendisidir.

Halbuki ne sabırla örülmüştü ilmek ilmek her bir anı, her bir günü, her bir yılı ve bütün zamanları, ne sabırla.

Bu bir kaçış!

Bir hayattan kaçış fakat kim bunun farkında…

Bir terzi:

Hayır!

Yeter bu kadar!

Yazmaya gerek yok!

Mezarlıkta yürür gibi hisseder insan kendini!

Bu kimliksiz mezarları kim/kimler kazdı?

Yoksa kendi ellerimizle mi?

 

 

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı