Karşı tarafa da bir kulak versek

22 Nisan 2018 Pazar | 11:09
Bekir Azgın
bekir azgın

Nereden olduğunu anımsamadığım ama hafızama kazınmış olan bir resim var. Birkaç öküz bir topu çekmekte. Kısa mesafeler için anlaşılır bir durum. Ancak bir ordu sefere çıktığı zaman bataklıklar geçmek, dağlar aşmak zorundadır. Hep merak etmişimdir: Bu toplar nasıl taşınıyordu?

Fatih Sultan Mehmet’in döneminde yaşayan ve 1451 – 1467 yılları arasında önemli olayları tarih kitaplarında anlatan Kritovulos, 1458 yılında Peloponnesos yani Yunanistan seferi için yola koyulmasını şöyle anlatır: “Sultan kış boyunca hazırlıklar yaptı, süvari ve piyadelerden oluşan büyük bir ordu topladı ve baharla birlikte ordusuyla Adrianupolis’ten (Edirne’den-BA) hareket ederek … aşağı Makedonya’yı geçti. Yanında çok sayıda silah, her türden toplar ve büyük miktarlarda kurşunla demir taşıyordu.”

Yanında her türden top taşıyan bir komutan sefere çıkarken niye büyük miktarda kurşun ve demir taşısın? Bundan şunu anlıyoruz: Acil durumlar için yanına bir miktar top alıyor. Muhkem bir kaleyi kuşattığı zaman da ustalar ihtiyaç duyulan büyüklükte ve miktarda top dökerler. Kale fethedildikten sonra toplar kalenin savunulması için orada bırakılır. Komutan getirdiği az miktarda topla yoluna devam eder ve başka bir kaleyi kuşatmaya gider.

Tarihi çoğunlukla galipler yazar ve daha da önemlisi, işlerine geldiği gibi yazarlar. Bizim tarihimiz de buna istisna sayılmaz. Müstesna bir tarihimiz var ama genel konuma istisna değildir. Konstantinopolis’in ele geçirilişi de öyle.

Tarihlerimiz Osmanlı ordusunun kahramanlığından, karadan yürütülen gemilerden bol bol söz ederken, bu kitaplarda karşı tarafın durumundan çoğunlukla pek söz edilmez. Edildiği zaman da karşı tarafı horlamak amacı güdülerek “Osmanlı askeri surlardan içeri girmeye çalışırken kentte papazlar meleklerin erkek mi, dişi mi oldukları tartışmaları yapılıyordu” veya “Kentin içinde Latin başlığını görmektense Türk sarığını görmeyi tercihimizdir” gibilerden bir şeyler yazılır.

Kritovulos, dahiyane bir fikir olan gemilerin karadan Haliç’e indirilmesinin “Romalı” dediği İstanbul Rumlarını zor durumda bıraktığını anlatır. Kentte asker sayısı azdı. Bu nedenle Haliç’e bakan tarafta pek asker bulundurmuyorlardı. Ama gemiler Haliç’e inince oraya da asker kaydırmak zorunda kaldılar ve başka taraflardaki savunma hattı bu nedenle zayıflamış oldu.

Kritovulos’un verdiği rakamlara bakılırsa İstanbul’da bulunan Rum ve yabancıların kayıpları şöyleydi: “…(E)rkek, kadın ve çocuk olmak üzere 4,000 kişi öldü, 50,000’den biraz fazla kişi de esir alındı. Askerlerin kaybı 500 kadardı.”

Askerlerin yarısının öldürüldüğünü, bir o kadarının da kaçtığını farzedersek surları savunan asker sayısının 1,000-1,500 civarında olduğunu var sayabiliriz. Ne var ki surlardan aşağı dökülen kaynar yağ ve su; atılan taşlar aşağıdakileri rahatlıkla yarayabilir hatta öldürebilir. (Fatih’in amcası olan Şehzade Orhan Çelebi, Türk asıllı paralı bir askeri birliğin başında, Langa limanı çevresindeki surları savunuyordu. Kent düştükten sonra, kendi askerleri tarafından başı kesilerek Fatih’e götürüldü)

Kritovulos, Sultanın askerlerinin cesaretlerini överken, Romalıların da onlardan geri kalmadığını vurgular ve şöyle der: “Ancak Romalılar onu ve adamlarını azimle durdurarak bütün güçleriyle geri püskürttüler. Cesaretle çarpışarak muharebeden galip çıktılar ve yiğit askerler olduklarını gösterdiler. Ne açlık, ne uykusuzluk,ne bitmek bilmeyen çarpışmalar, ne yaralanmalar, ne gözlerinin önünde öldürülen yakınları, ne de tanık oldukları başka korkunç olaylar; hiçbir şey onları yıldıramıyordu. Başlardaki azim ve kararlılıkları hiç azalmıyor, geri çekilmiyordu. Vefasız ve habis (kötü, alçak –BA) yazgıları onlara ihanet edene kadar, her konuda, savaşa başlarken gösterdikleri direnci soğukkanlılıkla sürdürüyorlardı.”

  1. Konstantin (Konstantinos Paleoloğos) için kitapta bir de ağıt yer almaktadır. Kritovulos, imparatoru şu sözlerle över: “Her zaman bilgelik ve erdemle hareket etmeye gayret gösteren, özel hayatında bilge, alçakgönüllü, aklı başında ve son derece kültürlü bir insandı. Siyasi ve idari konularda kendisinden önceki krallardan hiçbir eksiği olmadığı gibi, yapılması gereken şeyleri herkesten önce kavrayabiliyor, herkesten hızlı karar verebiliyordu. İyi bir hatip, iyi bir düşünür ve iyi bir siyasetçiydi. …Şimdiki olayları hatasızca yorumlarken, çoğu zaman geleceği tahmin etme konusunda da çok başarılıydı. Her zaman, vatanı ve tebaası için her şeyi yapmaya, her şeye katlanmaya hazırdı. Polis’i bekleyen büyük tehlikeyi açıkça gördüğü ve birçok kişinin ona tavsiye ettiği gibi kendini kurtarma olanağına sahip olduğu halde öyle davranmadı, vatanı ve tebaasıyla birlikte ölmeyi tercih etti. … Düşmanların onu gerilemeye zorladığını ve yıkılan surdan şehre girmekte olduklarını görünce, bütün gücüyle ‘Polis elden gidiyor ve ben hâlâ yaşıyor muyum?’ diye haykırdığı ve bunların son sözleri olduğu rivayet edilir.Bu sözlerle düşmanların üzerine yürüdü ve öldürüldü. Öyle ahlaklı ve halkının koruyucusu bir insandı. Bütün hayatı boyunca bahtsızdı, sonu daha da bahtsız oldu.”

I.Konstantin ile XI. Konstantin arasındaki ortak özellik, ikisinin de annelerinin adının Eleni olmasıydı. Ortodoks inancına göre, anası Eleni olan XII. Konstantin gelecek ve Konstantinopolis’i kurtaracak.