Köşe Yazarları

İstanbul’daki ruh halimiz



Sizi bilmem ama bu virüs kendi kendimi dinleme hastası yaptı beni.

 

Sabah gözümü açıyorum ilk iş boğazımı, ciğerimi, eklem yerlerimi dinliyorum.

 

Boğazımda hafif yanma mı var yoksa uykunun verdiği kuruluk mu?

 

Güne bu soru ile başlıyorum.

 

Hemen mutfağa koşar adım varıyorum.

 

Öyle hemen oda ısısındaki sürahideki suyu gelişigüzel içmek yok artık.

 

Sabırla ılıtılmış suyu bir sıkımlık limon damlaları ve rendelenmiş limon kabuğu taneleri ile içip bir kez daha boğazımı dinliyorum.

 

Tamam kuruluk gitmiş. Yanma hissi yok.

 

Boğazım dün akşam bıraktığım gibi.

 

Derin bir nefes alıp ciğerlerimi doldurup 10-15 saniye nefesimi tuttuktan sonra bırakıyorum.

 

Öksürük yok. Burun açık.

 

Vitaminler ve formülü eşimde saklı karışımı kaşıklıyor bir yudum daha su içiyorum.

 

Bu ritüel ile kırmızı ve yeşillerden oluşan kahvaltıyı da yaptıktan sonra pistin başına gelmiş uçuşa hazır pilot gibi güne başlıyoruz.

 

Gün içinde aklıma geldikçe organ dinlemeleri devam ediyor tabii.

 

Allahtan bu organ dinlemelerini kendi iç sesimle yapıyorum ve hala daha organlarım bana konuşmuyor.

Kafayı yedim mi diye de soramıyorum.

 

Yemediysem de az kaldı konusunda şimdilik mutabıkım kendi iç sesimle.

 

O istikamette ilerliyoruz.

 

Nasıl kafayı yemeyelim?

 

Evdeki ruh halimizi biraz daha anlamanız için ilk önce aile olarak içinden geçtiğimiz durumu da anlatmam lazım.

 

Üniversitede iki çocuğumuz var.

 

Biri New York’ta konservatuvarda.

 

Diğeri de Londra’da okuyor.

 

İkisi de karantinaya alınma moda olmadan İstanbul’a döndü.

 

Kızımızın okulu Amerikalıların deyimiyle insanoğlunun cennete ve cehenneme giderken durup uçak değiştirdiği, nefes aldığı yer olan Manhattan’da.

 

Her türden insanoğlunun gelip geçtiği, konakladığı, yaşadığı, dünyanın mobilitesi en yüksek nüfusu barındıran bir yer Manhattan.

 

Didem Seda geçtiğimiz salı günü New York’tan direk uçuşla İstanbul’a geldi.

 

Birlikte seyahat ettiği arkadaşı ile ayrı bir evde onları karantinaya aldık.

 

Mahalle baskısı hemen devreye girdi.

 

‘’Gerek var mı ki?’’

 

Hatırlatmakta fayda var karantina ve sokağa çıkmama çağrıları başlamadan bu tartışmayı yaşadık.

 

Allahtan zaman bizi hızlıca haklı çıkardı. Devleti beklemeden aklımızı kullandık.

 

Çocukları ayrı bir evde karantinaya alma kararı verdik, çünkü bu konuda en hazırlıksız yakalanan ülkelerden birinin ABD olacağını tahmin ettik.

 

Bu da yetmez hem Manhattan, hem de JFK havaalanı ve 9 saat uçak seyahati ile İstanbul’a geldiler.

 

Bu virüs nerede yoğun bir şekilde olabilir diye sorgulasan, Vuhan ve Lombardiya’dan sonra en riskli veri desenini bizim kız oluşturuyordu.

 

***

 

Gelelim oğlumuza.

 

O da toplumun bir bölümü gibi karantinayı kabul etmedi.

 

Ben sağlıklıyım Londra’da da dikkat ettim. Sokağa bile bir iki haftadır Londra’da doğru dürüst çıkmadım dedi.

 

Sporumu yapıyorum, burada da dikkat etmeye devam edeceğim diyerek Nuh dedi Peygamber demedi.

 

‘’Oğlum biraz EQ’’ diyecek oldum.

 

‘’Baba IQ’su düşük olanlar seni de mi kafaladılar yoksa’’ dedi.

 

‘’Mühendislik değil siyaset bilimi okusaydın ya oğlum’’ dedim.

 

Oğlumuz Cenk Onat bana yazacak daha çok malzeme verdi ama Akıncı’nın yakın geçmişte T.C devleti ile girdiği gibi basın yoluyla daha fazla polemiğe girmek istemiyorum.

 

Ne de olsa kan bağı var. Baba-oğul ilişkimiz var.

 

Kendim yetmiyormuş gibi uykusunda hırıltısı var mı öksürüyor mu diye onu da gece kalkıp ara ara dinlemeye çalışıyorum. Gözüm üstünde organ dinleme kapsamımda o da var.

 

Dün Londra’dan gelişinin 14. günüydü.

 

Problem yok belli ki Londra’dan bu virüsü taşımamış. Taşımış olsa bize bulaşırdı. Şimdi risk İstanbul’da virüsü kapıp taşıyıcı olursa.

 

Aile içinde hala daha dışarıya çıkmaması ile ilgili tartışma devam ediyor.

 

Evde çok uzun süre tutamıyoruz.

 

En son tartışmanın birinde ‘’semtin dışına çıkmayacağım, kendimi evde değil ama semtte karantinaya aldım’’ dedi. Literatüre keyfe göre karantina tanımını kazandırmış oldu.

 

İyi mi?

 

Buna cevap vermeden, İstanbul’a hangi pencereden baktığımızı aktarayım çünkü herkesin kafasında ayni İstanbul yok.

 

Yeni İstanbul havaalanına 10 dakika uzaklıkta olan Kemerburgaz-Göktürk de oturuyoruz. Yakın zamana kadar herkesin herkesi tanıdığı kasaba havasında bir yer burası. İstanbul’un merkezine 10 dakika uzaklıkta ama etrafı kırsal alan ve ormanlarla çevrili bir yer.

 

Bu semtin bir özelliği, Nişantaşı, Etiler, Boğaz hattından sonra beyaz Türklerin yoğunlaştığı ve giderek arttığı bir semt haline gelmiş olması.

 

Her fırsatta seyahat etmeye meyilli bir kesim var bizim kasabada.

 

Okulların ara tatillerinde semtte tenhalık hemen fark ediliyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da bir kesim Avrupa’ya ve Amerika’ya kayağa gitti. İş adamları İtalya ve Almanya’ya fuara gitti. Az da olsa yolu Davos’a düşenler bile var.

 

Risk değerlendirmesi açısından dikkate alınması gereken diğer bir husus da semtteki lise mezunlarının %90 yurtdışında üniversiteye gidiyor olması.

 

Tüm bu unsurlar virüsten dolayı Avrupa ve ABD’den son iki hafta içinde geri geldiler.

 

Bir hafta öncesine kadar da semtin toplanma yeri olan iki meydanda fink atıyorlardı. Lokantalar ve kafeler yeni kapandı.

 

Bir de tabii ki her il ve ilçede olduğu gibi Umreye gidip karantinaya alınmadan dolaşan bir kesim de var kasabamızda. Onlarla da gıda alışverişlerinde, eczaneye gittiğimizde bir araya geliyoruz.

 

Bir de yakın olunmasından dolayı uçuş mürettebatı dahil havaalanı çalışanlarının da ikamet ettiği bir yer haline geldi bizim kasaba.

 

Şimdi anladınız mı niye kendimden başlayarak tüm aile fertlerinin organlarını dinleme hastası oldum.

 

Tam yazıyı bitirdim, köy meydanında dükkanını virüs ile mücadele kapsamında alınan önlemlerden dolayı kapatmak zorunda kalan berber aradı.

 

‘’Abi haberin olsun el çantam hazır eve de tıraş için gelebilirim. İşler iyi gidiyor, böyle giderse dükkâna da gerek kalmayacak kayıt dışına çıkmış olacağım’’ dedi. Kira, elektrik, su, vergi derdi yok.

 

Siyaset, ekonomi ve ticareti kastederek hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyorlar ya. Herhalde bu da o değişime minik bir örnek mi olacak diye düşündüm.

 

Eşinin dip boyasını yapan arkadaşımız olduğunu duyduk bu hafta. İnkâr sürecindeyiz. Virüs ortadan kalksın oturup ‘’ne iş ‘’ diye arkadaşımız ile konuşacağız.

 

Bu virüs bittiğinde sanırım biz bizi tanımayacağız gibi geliyor bana.

 

Çok aksiyon filmi seyrettik. Hele bu aralar. Ama gerçekliğimizi de sanırım sonunda biz filme çevirdik.


Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı